• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
19 Mayıs 2026 Salı
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Yazarlar Ertuğrul Kürkçü

Hayır!

19 Mayıs 2026 Salı - 23:00
Kategori: Ertuğrul Kürkçü, Yazarlar

Devlet Bahçeli, “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” kurulsun, Öcalan koordinatör olsun” derken, “yumurtayı masaya dikine oturtan Kristof Kolomb” kadar kendinden emin görünüyor. Ona sorarsanız, “Öcalan’ın statüsü” muammasının dahiyane çözümü işte aslında bu kadar basitti: “Öcalan ve Hareket ‘statü’ istemiyorlar mıydı; alın size statü.” Ancak sonunda, tarihin Bahçeli’ye, Kristof Kolomb’a olduğunca cömert davranmış olabileceğini söylemek için henüz erken.

Bahçeli’nin teklifi şöyle: “Koordinatör PKK’nın kurucu önderi Abdullah Öcalan olacaktır. Bu statü örgütün feshiyle örgütün bütün türevleri ve unsurlarıyla katî suretle tasfiye edilmesine matuf bir tanımlamadır.  Koordinatörlük PKK terör örgütünün bütün uzantıları, örgüt yöneticileri ve militanlarının mutlak bir şekilde silah bırakmasını ve tasfiyesini koordine etmek, yürüyen barış sürecini örgütsel yönüyle sekteye uğratılmasını önlemek, silah yerine siyaset tercihine uygun meşru yönlendirmeler yapmak amacına matuf olarak tasavvur edilmiştir. Bu doğrultuda Öcalan’ın koordinatör statüsü, örgütün tasfiye süreci ile sınırlı kalacaktır. Dolayısıyla bu koordinatörlük, Kürtlerin lider ve temsilcisi, etnik ve kategorik hakların savunuculuğu gibi hususları kapsamamaktadır.”

Bahçeli ve Uçum’un gelecek vizyonu: Muhalefetsiz Türkiye

Masaya sürülen bu “devlet görevi”ni, Öcalan’ın nasıl değerlendirdiğini henüz bilmiyoruz. Bu konuyu değerlendirme ve sonuca vardırma sorumluluğu PKK liderinin omuzlarında. Bir silahlı mücadele örgütünü kurmak kadar onu devreden çıkarmakta da ilk söz hakkı bu yapıyı kurmuş; onun için hayatlarını ve emeklerini esirgememiş olanların.

Ancak, Bahçeli olsun, aynı gün geleceğe ilişkin siyasal tahdit ve ipotek şartlarını masanın üstüne koyan Mehmet Uçum olsun, yalnızca Öcalan’la konuşmuyorlar. Öcalan’ın başının üzerinden, mevcut toplum ve mevcut devletin değişmesinin toplumsal ve siyasal geleceğimiz için hayat memat meselesi olduğunu düşünen herkese sesleniyorlar: “Her şey tamama erdiğinde sizin hiçbir şey olmanızı istiyoruz. Bizim derdimiz, sadece bu ülkede bir geleceğinizin olmaması değil, bir geçmişinizin de olmaması… PKK defteri kapanırken, ülkenin Cumhuriyet sonrası tüm toplumsal ve politik mücadeleler hafızasını da silmek istiyoruz. “Çözüme bir şans vermek” ten yana okurların bir bölümü bu belirlemeleri biraz abartılı bulabilir. Ancak kilit önemdeki bazı ifadelerin üzerinden tekrar geçtiklerinde, büyük olasılıkla onların da içini bir ürperti saracaktır.

Hafızayla savaş

Bahçeli’nin post-PKK döneminin toplum ve siyaset manzaralarını nasıl hayal ettiğine bir bakalım: “Terörsüz Türkiye, terörü geçmişiyle normalleştirmek değil, tüm varlığıyla fiil ve eylemleriyle hayatın her yerinden ve zihinlerden çıkarmaktır.”

Bu dolambaçlı ifade, gündelik hayata tercüme edildiğinde şu denmiş olmuyor mu: “En yakın tarih olarak 1984’ten bu yana ‘terörle mücadele’ adına Kürdistan’da milyonlarca insanın maruz kaldıkları köy yakmaları, yerinden etmeleri, toplu katliamları, korucu ve özel tim şiddetini; Kürt köyleri ve kasabalarının ve üniversiteli gençlerin bu şiddete karşı gerillaya iltihaklarını; çatışmalarda ölen, zorla kaybedilen, asit kuyularında eritilen, uçurumlara atılan kadın ve erkeklerin, 30’u aşkın yıllar boyunca cezaevlerine kapatılan, sürüler halinde büyük kentlerin varoşlarına atılan, sürgüne mecbur bırakılan milyonlarca insanın yaşadıklarıyla yüzleşemeden, olan bitenin nedenleri üzerinde düşünemeden, kendi haklılıklarının yüksek sesle ifade edemeden ‘hayatın her yerinden ve zihinlerden çıkarılsınlar’.” Nasıl çıkarılacaklar hayatın her yerinden? Elbette susturularak, dilsizleştirilerek, geçmişleri ve sicilleri kendilerine karşı bir silah haline getirilerek, siyasete katılım yolları kapatılarak…

Benzer ifadelerle dolu bir paralel açıklamanın aynı gün Saray’ın Başdanışmanı Mehmet Uçum’un Anadolu Ajansı’na yayınlattığı yazısında dile getirilmesinin anlamı, varsayabileceğimiz gibi: Erdoğan tarafından görülmüş ve onaylanmıştır.

Uçum şunları söylüyor: “[…] hem siyasi tutsak deyip hem hukuk reformu bir arada konuşulamaz çünkü ideolojik-politik yaklaşımlarla nitelemeler yapılırsa yürürlükteki hukukta yeri olmayan bu nitelemeler üzerinden pozitif hukukun değişim ihtiyacına ilişkin söz söylemek mümkün olmaz. Dil konusunda elbette herkesin üzerine düşen bir sorumluluk vardır. Ancak, geçiş sürecinde devletin diyalog yürüttüğü muhatapların daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiği de açıktır.

“Öcalan’ın bu konudaki kesin iradesi de dikkate alınarak bağlantılı unsurlar ve legal yapıların özellikle terör ve şiddet siyasetinin gayrimeşru olduğunu ifade etmeleri, açık ya da örtük hangi şekilde kullanılırsa kullanılsın silaha dönüş dilinin tamamen terk edilmesi gerektiğini vurgulamaları çok etkili ve doğru olur.”

Muktedirlerin insanları kelimenin teknik anlamında da “tutsak almaya” hakkı ve yetkisi olacak ama, tutsakların şikayetleri “silaha dönüş” olarak yaftalanacak. “Gezi Davası” iddianamelerine hızlıca bir göz atmak, “terör ve şiddetten kaçınma”nın “terör ve şiddet”in kanıtı sayıldığı bir rejimi tatmin edecek bir muhalif siyasetin neden olamayacağına dair sayısız örnekle dolu. O nedenle, Uçum ve Bahçeli’nin tasavvur ettikleri geleceğin Türkiye’sinde, konu yalnızca “PKK’nin tasfiyesi” sonrası Kürt siyasetine ne olacağıyla sınırlı kalmıyor, otokrasiyle alışverişi olmayan bütün siyaset dünyası için yakın bir tehlike oluşturuyor.

Gezi iddianamesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye imkan sağlayacak eylemleri [tasarlayanların] … akademi ve sanayi camiasının da desteğini sağlamak maksadıyla özel gayret içerisine girdiği, kendisinin legal görünümünü zedeleyeceğini bildiğinden ötürü illegal yapılara ve silahlı terör örgütlerine doğrudan herhangi bir müdahale etmeksizin bunların kaos ortamından beslendiklerinin de farkında olduğundan bu gruplara yalnızca eylemsellikte bulunmaları maksadıyla buna dair ortamı hazırladığı, oluşan bu ortamı ve dış ülkelerin baskısı ile de Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini istifaya zorlamak gayesinde olduğu, bunun gerçekleşmemesi halinde ise diğer ülkelerde yaşanan örneklerde olduğu gibi silah kullanımı ve iç savaş senaryolarına uygun ortamı hazırlamak gibi gizli silahlarını da hazırda beklettiği anlaşılmıştır.”

Hiçbir mesnede, tanığa ya da kanıta dayanmadan “Taksim Dayanışması”nı, Osman Kavala ve Anadolu Kültür’ü, yeri ve zamanı geldikçe “gıcık olunan” sanatçı ve “celebrity”leri cezalandırmak üzere başvurulan bu yargı mantığının bugün Bahçeli ve Erdoğan’ın “terörsüz Türkiye” distopyasının belkemiğini oluşturmakta olduğuna kuşku yok. Bu, ne niyetine yerseniz, o tadı veren “terör” ve “terörizm” anlatısının Ankara’nın bütün uluslararası kurumlar -sadece AB değil, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı vb.- karşısındaki zayıf karnı olduğu bilinen bir hakikatti. Ancak artık, bunun gelecekte telafi edilecek bir medeniyet açığı olmakla kalmayıp, Türkiye’ye “illiberal demokrasiler” istikametine gidiş yolunu çizen pusulası halini aldığını görmemek, siyasi aymazlıkla aynı anlama geliyor.

Bahçeli’nin sonunda “barış”ı devletleştirebileceğinden emin olunca, bir “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü statüsü” ihdası gerekliliğini ortaya atması kimseyi yanıltmamalı. Zaten kendisi de bu yanılma riskinin önünü almak için şunları vurguluyor: “Barış ve uzlaşma literatüründeki egemen görüş, bireylerin ve halkların geçmişle yüzleşmesinin, affetmeye ve bağışlamaya hazır ve istekli olmalarının, onları toplum içinde daha kuvvetli ve sağlam ilişkiler kurmaya hazırladığı yönündedir.’’

“Terörsüz Türkiye kapsamında barış kavramı, terörle barış değildir. Barış; terörün Türk milletinin berrak bilincinde ve temiz sinesinde açtığı yaraları rehabilite etme; etnik, dini veya mezhebi köken ayırt etmeksizin Türk milletinin her bir ferdi arasında sokulmaya çalışılan ayrılıkçı nifakları, hastalık yaratan parazitleri temizleme gayretidir.”

Bu, “Saraylara barış, kulübelere savaş” edebiyatına yabancı değiliz. Bu “barış” ana muhalefet partisine karşı yürütülen “kansız darbenin” başarıya ulaşmasına giden yolda, iktidarın bir seçimle devralınmasına imkân olamayacağı bir diktatoryal rejim ayaklarını sağlam toprağa basana kadar demokratik direnç odaklarını “temizleme gayretleri”nin toplamından ibarettir.

Öcalan sorumlu bir siyaset insanı olarak Bahçeli’nin masanın üzerine koyduğu yumurtanın hakikaten dik durup durmadığına bakacaktır. Sonucu bekleyeceğiz. Ancak Bahçeli’nin “Terörsüz Türkiye” dediği ve hiçbir pratik veya hukukî gerçeğe dayanmaksızın muhalefeti “[…] radikal, marjinal ve terör uzantılı siyasî partiler” olarak kategorize etmesine ve toplumun eşitsiz hakikatinden kaynaklanan “toplumsal kutuplaşmaları” ezilenlerin kurtuluş mücadelelerine tercüme etme çabalarını “millî birlik ülküsüyle doldurma” iddiasına rıza göstermek zorunda değiliz. Bu, yalnızca kendi hakikatimize yönelik bir saldırıyı sessizce geçiştirmekten ibaret kalmaz, bir demokrasi momentini de ıskalamamız anlamına gelir. Zira demokrasi bir tek sözcüğe indirgenebilseydi, bu sözcük “hayır” olurdu. Demokrasi hayır diyebilme özgürlüğüdür!

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Çakma Sezar ve hakiki Brütüsler

Sonraki Haber

Yüzde 3,5’luk devlet hakkı için yaşam yok ediliyor

Sonraki Haber

Yüzde 3,5’luk devlet hakkı için yaşam yok ediliyor

SON HABERLER

İsrail ordusu Küresel Sumud Filosu’ndaki tüm teknelere el koydu

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mayıs 2026

Bahçeli geri adım mı attı?

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mayıs 2026

Yüzde 3,5’luk devlet hakkı için yaşam yok ediliyor

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mayıs 2026

Hayır!

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mayıs 2026

Çakma Sezar ve hakiki Brütüsler

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mayıs 2026

Ankara’nın kördüğümü ve stratejik arayışlar

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mayıs 2026

Şara buğdayı halkın boğazında bıraktı

Yazar: Yeni Yaşam
19 Mayıs 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır