Kastik katilin yani ataerkil zihniyetin tüm kırım politikalarına karşı biz kadınlar kendimize özgür alanlar yaratmak ya da bulunduğumuz alanları özgürleştirmek için ardılı olduğumuz direnişçi kadınların mirasıyla kendi sözleşmemizi yapmalıyız
Figen Aras
Yaşamımıza yeni giren “entegrasyon” kavramını devletle olan ilişkilenme boyutuyla ele alırken kadınların da erkeklerle müzakeresi, sözleşmesi mümkün müdür sorusu jineoloji tartışmalarında sık sık dile geliyor. Bu iki ilişkilenme biçimini karşılaştırmadan önce bir bela olarak hücrelerimize kadar sızmış olan pozitivizm kavramını ele almak iyi geliyor insana.
Pozitivizm, düşünceyi yönetme biçimi olarak olgucu yönü ağır basar yani sadece somut, görüneni, deneylerle ispatlanmış olanı kabul eder ve olgunun arkasındaki sezgileri, duyguları, olasılıkları, bilinmeyenleri örtbas eder. Düşünce zemininde felsefik yaklaşım, tarihsel çözümleme, bütüncül yaklaşım yoktur. Merkezi bir bilgi üretir ve bu bilgi, anlamlandırma süreçlerinde temel olarak kabul edilir. Diyelim ki bir köy evine gittik ve evde iki somya, bir soba, kilim olan odada otururken “ne kadar da yoksullar” diye içimizden geçirip onlara acıyorsak zenginliği nasıl algıladığımız önemli oluyor. Köylü “ ben yoksul değilim, tüm ihtiyaçlarımı gideriyorum, aç değilim-açıkta değilim ama sen zenginsin çünkü ihtiyacından fazlasına sahip olmak istiyorsun” dediğinde gerçek yoksulun kim olduğu sorusuyla karşılaşıyoruz. Pozitivizm öylesine belalı bir yöntemdir ki büyük laflarla onu çözümlesek bile damarlarımıza kadar içimize girdiğini fark etmemiz büyük zihniyet dönüşümleriyle mümkün oluyor. Bir şey bir şeyden mutlaka daha üstündür, daha güzeldir, daha gereklidir: Devlet vatandaştan daha üstün- oysa ki devleti ayakta tutan vatandaşın yaşamı üreten emeğidir, zengin yoksuldan daha mutlu, beyaz insan yerli insandan daha akıllı… Bir şey mutlaka bir şey için vardır ve ona sahiptir: Doğa insan için, kadın erkek için yaratılmıştır ve her ikisi de sınırsız derece talan edilip kullanılabilir. Bu ayrıştırmalar ve karşıtlaştırmalar renklerden hangisini sevip hangisinden nefret ettiğimize, hangi hayvanı diğerine tercih ettiğimize, mutlak suretle bir şeyi diğerinden daha kıymetli yapmaya kadar götürüyor.
Pozitivizmin etkisini son dönemlerde gündemimizi saran Kürdün devletle entegrasyonunda da görebiliyoruz. Entegrayon karşılıklı tarafların birbirlerinin varlığını- kendini yönetme hakkını tanıyarak ilişkilenme biçimidir. Karşıdaki taraf olan devletin halen “ulus devlet” karakterinde olduğu; ancak bahsedilen ilişkilenme biçiminde ulus devletin değişip dönüşerek, demokratikleşerek bunu anayasal güvenceye bağlaması koşulu dikkate alınmaktadır. Sözü edilen entegrasyonun ulus devletle değil; kendini yenileyen devlet yapılanmasıyla olacağı söylemi de Önder Abdullah Öcalan tarafından sık sık dile getirilmektedir.
Bir Kürt olarak mevcut ulus devletin kolay kolay değişmeyeceğini bilmek, 52 yıldır yaşattığı acıları unutamamak yadsınamaz bir duygu… Yaşanan acıları ve kayıpları unutmamak kıymetli, unutmamayı tek başına “hakikatleri araştırma komisyonu”na havale etmek ise yetersiz kalabilmektedir. Tüm bunlarla birlikte acıların tekrar yaşanmaması için demokratik siyaseti tercih etmek etik bir tutum oluyor. Öcalan’ın özgürlüğü için “Şimdi Özgür Önderlikle Buluşma Zamanı” sloganıyla Kürdistan’dan 24 saat yol alarak Gemlik’ e giden 70 yaşındaki kadınların her biri evlatlarını yitirmiş, köyleri yakılmış, ağır bedeller ödemiş kadınlardı. Kadınların sürece olan güveni mevcut ulus devlete olan güven değil; önderine ve kendi örgütlenme modeline olan güvendir ve bu güven Dicle Nehri’nin suyu ile İmralı Adası deniz suyu birleştirildiğinde mesaja dökülmüştür.
Başka bir yazının konusu olabilecek konu olan devleti reddetmekten devletle entegrasyon sürecine geçişte “devlet ”in tanımı da farklı bilgi yapılanmalarıyla ele alınıyor. Devlet tarihsel süreçte hep bir iktidar mekanizması mı olmuştur, farklı devlet modelleri var mıdır? Bugünkü bütün devletler kötü müdür? Küba da bir devlettir ancak diğer ulus devletlerle kıyaslanamayacak derece toplumcu bir sistem değil midir? Bu tartışmalar devletsiz toplum modeli mi, devleti küçülterek kendini yöneten toplum modeli mi şeklinde sürse de komünü olmayan hiçbir toplumun bu süreçlerde özne olamayacağı tartışma götürmez noktadadır.
Devletle entegrasyon ilişkilenmesi devasa bir tartışma konusu iken bu önermeyi sunan Öcalan’ın kadının erkekle ilişkilenme boyutundaki çözümlemeleri ve kadın özgürlüğünü tüm özgürlüklerin ön koşulu olarak görmesi hayati bir noktada duruyor. Biz kadınlar inşa edilmiş mevcut erkeklikle binlerce yıldır birlikte yaşıyoruz. İnşa edilmiş erkekliğin ulus devlet yapılanmasından bir farkı olmadığını da görmeye çalışıyoruz. Devlet yönetendir, karar vericidir, tek merkezdir, kutsaldır, dokunulmazdır, şiddeti kurumsallaştırır, özel alan olarak sunduğu aile ve evlilik ilişkilerine karışma hakkını kendinde görür. Mevcut erkeklik de kadını bir meta yani kendinin bir malı olarak görür, kararları o alır, dokunulmazdır, diyalog dili şiddettir, duygu değil egemen akıl ön plandadır. Erkek döver de sever de, erkek para getirendir, (Kuran’ın hiçbir ayetinde olmamasına rağmen Tevrat’tan esinlenerek) zaten kadın da erkeğin canı sıkılmasın diye onun kaburga kemiğinden yaratılmıştır.
Göbeklitepe’ye dayanarak on binlerce yıl süren diye tarif edebileceğimiz erkek egemen sistem içerisinde bir erkekle -babayla, abiyle, eşle, kurumdaki yöneticiyle, mahalledeki bakkalla- nasıl yaşanmalı sorusu içerisinde onun değişim dönüşümünü mü esas almak yoksa ondan sınırsız uzaklaşmak mı tartışmaları bizi yöntem arayışına götürüyor. Devlettir yapar ile erkektir yapar; devlet sayesinde ayaktayım ile babamız sayesinde karnımız doyuyor; devlet cezalandırır da ödüllendirir de gibi bakış açıları aynı zeminden beslenmektedir. Onsuz olamamak, onu biricik yapmak, her yanlışına bir gerekçe bulmak milyonlarca kadının yaşamında doğal olduğunu düşündüğü bilgiler… Evlenme zorunluluğu, çocuk yapma ihtiyacı, boşanmadaki kaygıların yakıcılığı da bu ilişki biçiminin görünen yanları elbette. İslamiyet’te kul hakkı çok önemlidir, bunun için ayet dahi inmiştir. Çocukluğundan itibaren şiddetine, baskısına maruz kalan, tanımadığı adamla zorla evlendirdiği babasının cenazesinde imam “hakkınızı helal ediyor musunuz” diye sorduğunda genç kadının dudaklarından çıkan sözler ile yüreğinden süzülen duygular meselenin görünmeyen tarafı olmaktadır.
Peki ya Gülistan Doku’ya tecavüz edip ardından öldüren ve sonra hiçbir şey olmamış gibi yıllarca tatile çıkan oğulun annesiyle ilişkisi nasıldır acaba, ya arkadaşlarını katleden çocuk İsa’nın annesi ne yapıyordu babası İsa’ya erkekliği öğretmek için silah talimlerine götürdüğünde. Arkadaşlarını katleden çocuğun babası, bir zamanlar Kürdistan’da istihbarat biriminde halka neler yaptığını böbürlene böbürlene anlatmışsa o esnada ne düşünüyordu kadın. O kadın o adamla nasıl yaşayabiliyordu ve milyonlarca kadın milyonlarca erkekle gerçekleri bile bile nasıl yaşayabiliyor…
Ulus devlet kendini demokratik cumhuriyet olarak dönüştürebilecekse, inşa edilmiş erkeklik de kendini sosyalist erkek olarak dönüştürebilir mi? Tarihte hiç gıptayla baktığımız erkekler çıkmamış mıdır? Bana yıllarca şiddet uygulayan, baskılayan, itibarsızlaştıran, beni sadece anne, eş, sevgili görmenin dışında bir varlık olarak görmeyen erkeğin değişimi mümkün mü? Daha da can yakıcı bir soru: Yıllar önce beni aldatan, çocuklarımı aç susuz bırakan erkek birden karşımıza çıksa ve Zeki Bayhan’ın Sıfıra Yükselmek kitabında vurguladığı “öz-ikna, yüzleşme, kopuş ve sıfıra yükselme üzerinden erkeklik intiharı gerçekleştirdiğini söylese ilişkiyi yeniden denemenin kabul ve red ölçüleri ne olmalıdır? Ya da şiddeti, baskıyı, itibarsızlaştırmayı yaşamış ama o zorlu koşullardan kurtulup kendi yaşamını kurabilen kadın için erkekle ilişkiyi yeniden başlatma ihtiyacı var mıdır? Kürt aklım bana yaptığı tüm zulümlere rağmen değişim dönüşüm koşuluyla devletle ilişkilenmeyi yeniden denemeyi tercih ederken kadın yanım bana yaptığı tüm zulümlere rağmen erkekle yeniden ilişkilenmeyi kabul eder mi? Bu soru karşısında kadınların çoğu koşulsuz ret cevabı veriyor ama bu ret cevabını veren kadınların çoğu da örgütlü kadınlarla tanışmış, bir erkeğe muhtaç olmayan, özgürlüğün peşine düşmüş kadınlar oluyor.
Kadınların erkekliğin değişip dönüşebileceğine dair inançları o kadar azdır ki tarihteki örnekler birer masal gibi görülür, günümüzde bunun savaşımını veren erkekler de ulaşılmaz kabul edilir. Öcalan’ın kaleminden kadın özgürlüğünü okuruz, Atakan Mahir’i dinleriz, Aram Tigran’ın eşiyle olan diyaloglarını hayranlıkla anlatırız, Promethus bir kahramandır bizim için, Diyonisos tanrıların konforlu alanlarını tercih etmez halkıyla birlikte kırlarda dans eder, Sühreverdi’de, İbn-i Arabi’de Allah kadının güzel yüzünde tecelli etmiştir; kadın ilahi sırrın taşıyıcısıdır.
Kürt kimliğinin hafızası bir zamanlar sistemin içinde özgür yaşayamayacağını anlayan gençlerin kendilerine yeni alanlar kurduğunu gördü ve 52 yıl sonra devletin o gençlerle müzakere yapmasının koşulları haberlere düşüyor. Kadın kimliğinin hafızası binlerce yıllık bilgece kazanımları, saygınlığı, kutsallığı hâlâ bağrında. Kastik katilin yani ataerkil zihniyetin tüm kırım politikalarına karşı biz kadınlar kendimize özgür alanlar yaratmak ya da bulunduğumuz alanları özgürleştirmek için ardılı olduğumuz direnişçi kadınların mirasıyla kendi sözleşmemizi yapmalıyız. Nasıl yaşamak istediğimize karar verirken ahlaki ve politik toplum için, özgür yaşam için kendi irademizle ölçülerimizi koyabilmeliyiz. Kürt kimliğimiz diyor ki buraya kadar geldin ama komünsüz bir halkın devletle entegrasyonu sancılı olur, her yerde komünleşmek lazım. Kadın kimliğimiz ise erkeklerle özgürlük temelinde yaşamak için önce mevcut inşa edilmiş erkekliğin çözülmesi gerektiğini; bunun için de gerekli olan örgütlenme, mücadeleyi büyütme deneyimlerimizin yanı başımızda bizleri beklediğini söylüyor. Ve elbette ki kadın kurtuluş ideolojisinin yaşamda politikalaşması için…









