Öcalan’ın uyarısını bugün değerlendirdiğimizde, şu soruyu sormak gerekir. Barış sürecine karşı çıkan siyasi anlayışlar yalnızca devlet bürokrasisinde ve iktidar çevrelerinde mi bulunuyor, yoksa toplumun farklı kurumlarında da örgütlenebiliyor mu? Barolar, sendikalar, meslek kuruluşları, üniversiteler, medya kuruluşları ve çeşitli sivil toplum örgütleri, toplumsal fikirlerin üretildiği ve siyasetin şekillendiği alanlardır
Cahit Kırkazak
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlamasıyla birlikte Sayın Öcalan ve PKK, sürecin önündeki engellere dair çeşitli uyarılarda bulundu. Bu uyarıların en önemlisi, devlet bürokrasisi ve iktidar çevreleri içerisinde barış ve demokratik çözüme karşı duran grupların varlığıydı. Öcalan’ın bu kesimleri “norm dışı güçler” veya “norm dışı devlet” kavramlarıyla ifade etmesi, tartışmanın yalnızca devletin resmî politikalarıyla sınırlı olmadığını gösteriyordu. Bu uyarının özü açıktı: Devletin demokratik çözüm yönünde irade ortaya koyması ve gerekli adımları geciktirmeden atması gerekiyor. Aksi hâlde çözüm istemeyen çevreler, sürecin yarattığı belirsizliklerden yararlanarak onu sabote etmeye, toplumsal gerilimi yükseltmeye ve barışın önünü kesmeye çalışabilirler. Peki bugün bu uyarıyı yalnızca devlet bürokrasisiyle sınırlı biçimde ele almak yeterli mi? Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu sorunun daha geniş bir çerçevede değerlendirilmesini zorunlu kılıyor. Çünkü norm dışı siyasal anlayışların yalnızca devletin içinde değil, toplumun farklı kesimlerinde ve sivil toplum kuruluşlarında da örgütlenme imkânı bulabildiğini gösteren işaretler var.
İzmir ve İstanbul barolarındaki seçimler ne anlatıyor?
17-18 Ekim 2026 tarihlerinde yapılan İzmir Barosu seçimlerini Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu kazandı ve önceki dönemde Çağdaş Avukatlar Grubu tarafından yürütülen yönetimin ardından baroda yönetimi devraldı. Genel kurulda yapılan konuşmalar özellikle süreç ve Kürt karşıtı olması ve seçimin ardından yapılan konuşmada “İzmir Barosu artık yeniden Cumhuriyetçi bir barodur” denildi. Bu açıklamayla, yeni yönetimin kendi siyasi kimliğini tanımlıyordu. İstanbul Barosu’nda ise 24-25 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilen seçimi Cumhuriyetçi Güç Birliği’nin adayı Ümit Kocasakal kazandı. Ancak İstanbul seçimlerini asıl önemli kılan, seçim öncesinde yürütülen siyasi tartışmalardır. Ümit Kocasakal, Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda, “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan süreci, yeni anayasa üzerinden ulus devletin, üniter yapının ve Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin sözde barış uğruna feda edileceği bir dönem olarak nitelendirdi. Süreci, ülkenin rejiminin ve devlet yapısının değiştirilmesine yönelik bir girişim olarak yorumladı. Bu sözler, Kocasakal’ın Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne ilişkin siyasi yaklaşımının açık göstergesidir.
Norm dışı güçler artık yalnızca devletin içinde mi?
Öcalan’ın uyarısını bugün değerlendirdiğimizde, şu soruyu sormak gerekir. Barış sürecine karşı çıkan siyasi anlayışlar yalnızca devlet bürokrasisinde ve iktidar çevrelerinde mi bulunuyor, yoksa toplumun farklı kurumlarında da örgütlenebiliyor mu?
Barolar, sendikalar, meslek kuruluşları, üniversiteler, medya kuruluşları ve çeşitli sivil toplum örgütleri, toplumsal fikirlerin üretildiği ve siyasetin şekillendiği alanlardır. Bu kurumlarda farklı siyasi görüşlerin örgütlenmesi, demokratik hayatın olağan bir parçasıdır. Dolayısıyla bir grubun bu kurumlarda seçim kazanması, tek başına norm dışı bir faaliyet yürüttüğü veya barış sürecini sabote ettiği anlamına gelmez. Ama bununla birlikte, demokratik çözüm fikrini sürekli olarak ülkenin bölünmesi, Cumhuriyet’in ortadan kaldırılması veya devletin bölüneceği iddialarıyla ilişkilendiren bir siyasi söylemin toplumsal etkisi göz ardı edilmemelidir. Çünkü bu yaklaşım, sürecin toplum nezdinde meşruiyet kazanmasını güçleştirebilir.
İzmir ve İstanbul barolarındaki sonuçlar, bu nedenle yalnızca iki meslek kuruluşunun yönetim değişikliği olarak okunmamalıdır. Bu seçimler, barış sürecinin toplumdaki farklı kurumlar ve siyasi çevreler tarafından nasıl karşılandığına ilişkin daha geniş bir tartışmanın parçasıdır.
Öcalan’ın “norm dışı güçler” uyarısının önemi de burada ortaya çıkıyor. Devletin kendi bürokrasisinde sürece karşı duran çevrelere karşı dikkatli olması yetmeyebilir. Toplumda örgütlenen, siyasal söylem üreten ve kamuoyu üzerinde etkili olan çevreleri de gündemine almalıdır.
Kürt demokratik siyaseti toplumu nasıl ortaklaştırmalı?
Bu tablodan çıkarılması gereken sonuçlardan biri, demokratik Kürt siyasetinin toplumsal örgütlenme meselesini daha ciddiye alması gerektiğidir. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin geleceğini yalnızca devletin atacağı adımlara bağlamak, toplumun kendi gücünü ve sorumluluğunu geri plana itebilir. Oysa demokratik dönüşüm, yalnızca devletin kararlarıyla gerçekleşmez. Toplumun bu dönüşümü içselleştirmesi, somut kazanımlarını hissetmesi ve sürecin öznesi hâline gelmesi gerekir. Demokratik Kürt siyaseti, Türkiye halklarıyla kurduğu demokratik ittifakı daha geniş ve kapsayıcı hâle getirmelidir. İşçiler, emekçiler, kadınlar, gençler, hukukçular, yerel yönetimler, sendikalar, meslek kuruluşları ve farklı toplumsal kesimlerle ortak mücadele alanları oluşturulmalıdır.
İnsanlar barışın kazandırdıklarını günlük yaşamlarında görebilmelidir. Anadilde eğitim ve kamusal hizmet imkânları, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, siyasi katılımın önündeki engellerin kaldırılması, ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin azaltılması, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması bu somut kazanımların parçalarıdır. Toplumun sürece ortak olması, sadece sürece destek açıklamaları yapması değildir. İnsanların karar süreçlerine katılabilmesi, taleplerini özgürce dile getirebilmesi ve kazanımların korunmasında söz sahibi olması gerekir. Demokratik Kürt siyasetinin önündeki görev, yalnızca norm dışı güçleri teşhis etmek değil; toplumun demokratik örgütlenme kapasitesini büyütmek ve barışın toplumsal dayanaklarını güçlendirmektir.
Devletin ve iktidarın sorumluluğu: Söz değil, somut adım
Norm dışı güçlerin toplum içindeki süreç karşıtı örgütlenmesini devlet ve iktidar da görmelidir. Devlet ve iktidar da sürecin ilerlemesi için somut, ölçülebilir ve denetlenebilir adımlar atmak zorundadır. Öncelikle barış ve demokratik toplum sürecinin hukuki çerçevesi açık biçimde ortaya konulmalı, hangi adımların hangi takvimle atılacağı kamuoyuna açıklanmalıdır. Sürecin yalnızca güvenlik başlığı altında ele alınması, demokratik çözümün gerektirdiği siyasi ve hukuki dönüşümün ertelenmesine yol açmamalıdır.
İkinci olarak, geçmişte yaşanan hak ihlallerinin sonuçlarıyla yüzleşilmelidir. Mağdurların haklarının tanınması, maddi ve manevi zararların giderilmesi ve benzer ihlallerin tekrarını önleyecek güvencelerin takvimini oluşturup toplumla paylaşılması, toplumsal güvenin yeniden kurulması bakımından önemlidir.
Üçüncü olarak, kayyım uygulamaları sona erdirilmeli, halkın iradesine saygı gösterilmeli ve yerel demokrasinin önü açılmalıdır. Demokratik siyasetin güvenilirliği, seçmen iradesinin yalnızca seçim günü değil, sonrasında da korunmasına bağlıdır.
Dördüncü olarak, AİHM ve AYM kararlarının uygulanması konusunda yaşanan sorunlar giderilmelidir. Sayın Öcalan’ın Umut Hakkı, Demirtaş genel kurul kararı ve Osman Kavala hakkındaki AİHM kararları ile Can Atalay hakkındaki AYM kararı hemen uygulanmalıdır. Bu kararlar yalnızca bireysel hukuki meseleler olarak değildir. Bunlar, hukuki güvencelerin siyasi ayrım gözetilmeksizin uygulanıp uygulanmadığına ilişkin göstergesidir
Devletin demokratikleşme yönünde güven vermesi, norm dışı güçlerin süreci sabote etme imkânlarını azaltabilir. Çünkü hukuki belirsizlikler, çelişkili açıklamalar ve sürekli ertelenen adımlar, toplumsal güvensizliği artırır ve sürece karşı çıkan çevrelerin kullanabileceği alanı genişletir.
Barışın toplumsal gücü örgütlenmelidir
Bugün temel mesele, barış ve demokratik toplum sürecinin yalnızca devlet ile PKK arasındaki görüşmelerin sonucuna bırakılıp bırakılmayacağıdır. Sürecin kalıcı olması için devletin hukuki ve siyasi adımlar atması, demokratik siyasetin ise toplumu örgütlenmenin güçlü olması gerekir.
Demokratik Kürt siyaseti toplumu örgütlemekten, devlet ve iktidar ise sürece cevap olacak atımları atmakta gecikirse ve öngörülebilirlik açısından sürecin takvimini ve yapılacakları açıklamazsa, iktidar demokratik adımları uygulamamakta ısrar ederse, toplum barışın somut kazanımlarını göremezse, güvensizlik büyür. Bu ortamda sürece karşı çıkan siyasi anlayışların toplumsal etkilerini artırmaları mümkün hâle gelir.
İzmir ve İstanbul barolarındaki seçimler, bu açıdan dikkate alınması gereken bir uyarı niteliğindedir; bu nedenle, barış sürecinin toplumsal karşılığını güçlendirmek ve demokratik tartışma alanını genişletmek gerekir.
Çünkü barışın geleceği, yalnızca onu kimin istediğine değil; onu toplumsal olarak ne kadar güçlendirdiğimize, demokratik kurumlarla ne kadar güvence altına aldığımıza ve verilen sözleri ne ölçüde somut kazanımlara dönüştürdüğümüze bağlıdır.









