Siyaset Bilimci Simten Coşar, barışın kalıcı olması için, hukuken eşit sayılmayanların haklarının güvenceye alınması gerektiğini söyledi
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te başlattığı “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” Ortadoğu’da yeni gelişmelere kapı aralamaya devam ediyor. Siyaset Bilimci Hatice Simten Coşar ile Kürt sorunu, Ortadoğu’da yaşanan krizleri ve çözüm önerilerine dair soruları yanıtladı.
- Bölgesel ve küresel ölçekte tırmandırılan sürekli savaş halini ve onun yarattığı krizleri, erkek siyasetin bekası açısından nasıl okumak gerekir? Asıl mesele savaşın nasıl biteceği mi, yoksa erkek egemen siyaset anlayışının nasıl değişeceği mi?
Hep bölgesel görünüyor bir süredir savaşlar ama aslında bunlar büsbütün küresel savaşlar. Çünkü arkalarındaki yapı çok uluslu. Orduların, askeri güçlerin yapılanması da tam olarak bu şekilde ilerliyor. Savaş söz konusu olduğunda benim aklımda hep ezber bir cümle var; İnsanın bilinebilen tarihine baktığımızda, bu tarihin adeta savaş hikayelerinden oluştuğu izlenimiyle karşılaşırız. Genel geçer siyasi tarihi okuduğumuzda ağırlıklı olarak savaşları, o savaşların “kahramanlarını”, öznelerini okuruz. Barış anlaşmaları ise ancak o savaşlardan sonra gelir. Bütün bunlar insanların savaşlarıyla alakalı. Mesela o sıradaki yıkımlarla çok fazla ilgilenmeyiz. O yıkımlar bile kazanan tarafın galibiyet skalası olarak görünür. İşte bu okuma biçimi, baştan sona bir erkek anlatısıdır. Sorunuz tam da bu yüzden çok can alıcı bir yerden gidiyor. Erkekler savaşları başlatan kararları alıyor; Ulvi addedilen bir amaç uğruna savaşıyor, ölüyor, öldürüyor ve savaşları yine kendileri sonlandırıyorlar. Savaşın bedenini ve ağır yükünü ise insan türü içinde “erkek olmayanlar” ödüyor.
Burada özellikle “insan türü” vurgusunu yapıyorum; Kadınlar, erkeklik normlarına uymayanlar, çocuklar… Yerleşik anlayışta erkek öznelere ait kılınan bu süreçlerde, heteronormatif erkek kimliğinin dışındaki özneler karşımıza nadiren çıkıyor. Kadınlar ve çocuklar en iyi ihtimalle “korunması gereken pasif nesneler” olarak görülüyor. En kötü ihtimalle ise özneler arası iletişimin birer aracı kılınıyorlar. Öte yandan kadınların eril siyasette veya savaş alanlarında hiç yer almadığını söyleyemeyiz. Aktif savaşanlar olarak da yer alıyorlar. Liberal feminist bakış açısından baktığımızda bu durum, o bildiğimiz “ekle-karıştır” eşitlik formülüyle uyumlu bir şekilde değişiyor. Kadınların ordularda, sahada yer alması bir eşitlik göstergesi sayılıyor. Ama bir yıkım ve afet nedeni olan savaşın engellenmesi talebinde bununla yetinilebilir mi? Bana kalırsa yetinilemez. Çünkü bu eşitlik, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmıyor; aksine patriyarkal yapıyı yeniden üretiyor. Üstelik bugün dünya genelinde feminist kazanımlarla ilgili ciddi bir geri tepme (backlash) yaşadığımız bir dönemdeyiz. Bir yanda savaşların doğallaştığı, barış arayışıyla meşrulaştırıldığı bir dönemdeyiz; diğer yanda ise o yetersiz bulduğum liberal “ekle-karıştır” formülünün dahi gerilediğini görüyoruz.
Bu açıdan beni olumsuz anlamda cezbeden sarsıcı bir örnek var; Çok yakın bir tarihte, 16 Temmuz’da ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, 30 yaş ve üzeri aktif görevde ve yedekte olan askeri personelin yıllık testosteron testinden geçmesini zorunlu kılan bir tezkere duyurdu. Düzeyi uygun olmayan personele rızaya bağlı hormon replasman terapisi uygulanacağı eklendi. Biz trans-eksklüsif olmayan feminist hareketten baktığımızda, insanların bunu bir sağlık ve yaşam hakkı olarak talep ettiğini biliyoruz. Dünyada buna dair yeni adımlar atılırken; tam tersine askeri mekanizmalarda eril bedenler üzerinden daha da erilleşmenin sağlanması için kullanıldığını görüyoruz. “Hakikat sonrası dünya” dedikleri şey tam da bu; otoriter yönetimler özgürlükçü ilkeleri manipüle ederek otoriterleşmeyi hızlandırıyorlar. Bunun medyaya yansıması ise çok daha irkiltici. Fox News’ta Prime Time programı yapan Jessie Watters’ın ağzından şöyle şeyler duyabiliyoruz: “Üstlerdeki kadınlar, dikkat etseniz iyi olur. Limanlarda görev alan kadın personeller, Asya’daki kadınlar dikkat edin! Çünkü bu çocuklar vahşi hayvanlara dönüşecek.” 21’inci yüzyılda, bir ana akım medyada bunun bu kadar rahat söylenmesi ve alkışlanması insanı öfkelendiriyor. Bu durum bize katı eril tahakkümün verdiği o mesnetsiz güveni ve yönetimin erilliği ile patriyarkanın kültürel ağı arasındaki bağı gösteriyor. Dolayısıyla; savaşın bir çatışma çözme aracı olmaktan çıkması için, öncelikle bu eril siyasetin nasıl çözüleceğini sorgulamamız gerekiyor. “Savaşı nasıl bitireceğiz?” sorusu ancak bundan sonra gelebilir.
- Türkiye’de Barış ve Demokratik Toplum Süreci, İran-İsrail-ABD savaşı ile aynı paralelde devam ediyor. Yani bir tarafta müzakere, diğer tarafta savaş var. Ortadoğu’da bu iki tablo feminist bir perspektifle nasıl okunur?
Keşke Abdullah Öcalan’ın en başta dediği gibi bir Barış ve Demokratik Toplum Süreci kurulabilse, fakat yerleşikleşmiş öyle bir tahakküm mekanizması var ki, belki de bu ancak müzakerelerle mümkün. Demokrasinin işlemesi için barışa, barış için de eşitliğe, özgürlüğe ve adalete güven duymaya ihtiyacımız var. Türkiye’de bazı siyasetçiler “PKK ile mi müzakere edeceğiz?” diyor. Bu bana gerçekten safça geliyor. Çatışmadığın bir özneyle niye müzakere edesin ki? Dostlar arasındaki şey en fazla pazarlık olur; müzakere ise çatışanlar arasında yürütülür. Dünya genelinde otoriter, faşist yönetimlerin belirleyici olduğu bir dönemdeyiz. Bu rejimler kendilerini biat, korku ve genel bir terör hali üzerinden üretiyorlar. Sınır ihlalleri, “iç-dış düşmanlar”, “içerideki hainler” bu rejimler için oldukça kullanışlı. 20’nci yüzyılın liberal demokrasiye dayanan ulus devlet modeli artık yok; Ulus devletler pratikte yeniden tanımlanıyor. Edward Said’in o geçerliliğini koruyan “The West and the Rest” (Batı ve Geriye Kalanlar) tanımındaki gibi; eskiden askeri ve finansal gücü elinde tutan liberal demokrasiler belirleyiciydi. Bugünkü uluslararası arena ise liberal demokrasiden vazgeçilen, gücün ve şiddetin coğrafyalara dağıldığı bir tabloya işaret ediyor. Küresel savaşlar çağındayız. Bölgesel deniyor ama ABD’nin, Rusya’nın, Çin’in Orta Doğu’da ne işi var? Bölge dışı aktörlerin aktif savaştığı bir düzene bölgesel denemez.
Feminist perspektif bu noktada çok önemli. Savaşlar erkek işi; bedelini ise kadınlar, çocuklar, hayvanlar ve norm erkeklik dışında kalanlar ödüyor. Türkiye’deki süreç bana 2013’teki “Demokratik Açılımı” hatırlatıyor ama bugün daha fazla ümit veriyor. Çünkü Kürt Hareketi tarihin bilgisiyle hareket ediyor. Ancak ABD ve İsrail’in İran’la savaşı gibi dış dinamikler süreci etkiliyor. Mart ayından bu yana İran’ın kuzeyindeki Kürt bölgelerinin silahlandırılmaya çalışılması ve Suriye’deki Rojava tecrübesi bu hafızanın bir parçası. Siyasal uygulamalar keyfi yürütüldükçe ve faşizme evrildikçe müzakere rotası da rayına oturamıyor. Çünkü savaşları yönetenlerin ve bundan kar edenlerin öncelikleri farklı. 16 Haziran’da feminist Ms. Magazine dergisinde okumuştum; ABD-İran geriliminde Donald Trump’ın damadı Jared Kushner gibi isimlerin bu süreçten milyarlarca dolar kazandığı, olası bir barış antlaşmasındaki altyapı harcamalarının 300 milyar dolarlık kaynak yaratacağı yazıyordu. Kushner resmi bir görevi olmadan “barış elçisi” gibi davranıyor; yetkisi var ama sorumluluğu ve hesap verilebilirliği yok. 21’inci yüzyıl faşizmi, işte bu neoliberal zamanların şahsiyetçi siyaseti üzerinden filizleniyor. Şiddet de şefkat de savaş da barış da yönetenlerin ve savunma sanayii yatırımcılarının keyfi tercihlerine bırakılmış durumda. Eleştirel feminist perspektif —ekle-karıştır modeli değil— faşizmin gündeliğe yayılan söylemlerini deşifre etmemizi sağlıyor. ABD Savunma Bakanı’nın kararını ve hemen ardından Fox News sunucusunun sözlerini bu yüzden örnek verdim. Güvenliğin düzenli ordulardan değil; gündelik hayatta insanların birbiriyle ve yeryüzüyle kurduğu ilişkiden başladığını bize gösteriyor.
- Tırmanan bölgesel savaş ortamında kadınların öncülük edeceği bir barış siyaseti, savaş üreten bu erkek (devlet) aklına karşı nasıl bir ‘müdahale’ imkanı sunuyor? Kadın odaklı bir bölgesel barış, haritaları ve güvenlik anlayışını nereden kurmaya başlar? Feminist bir ‘bölgesel güvenlik’ konsepti inşa etmek mümkün mü?
Feminist bir bölgesel güvenlik konsepti inşa etmenin son derece zor olduğunu düşünüyorum. Çünkü hem savaş kararlarını verenler hem kaynakları dağıtanlar hem de barışı tanımlayanlar ağırlıklı olarak erkekler ya da eril zihniyete sahip insanlar. Devletler hala cis-erkek yapısıyla kurulup yürütülüyor. Dünyada gücün dağılımı sadece silahlanmayla değil; harcamalar ve özel sektörün sektörel kazançlarıyla şekilleniyor. Irak Savaşı (2003-2011) bunun en somut örneği. George W. Bush başlangıçta savaşın en fazla 6 ay süreceğini söylemişti ama 8 yıl sürdü. İlk yıl harcamaları 3 trilyon dolar olarak tahmin edilirken, süreç 5-6 trilyon dolara ulaştı. ABD vatandaşlarının vergilerinden oluşan hükümet fonlarından savunma ve lojistik şirketlerine milyarlarca dolar aktarıldı. Bu şirketlerin kazancı resmi söylemde “ABD ekonomisinin canlanması” olarak aktarıldı. İşin vahim tarafı, kayıtlara geçmeyen harcamalar… Irak yeniden inşa müfettişinin açıklamasına göre, projelere aktarılan milyarlarca doların yüzde 10 ila 20’si kayıp, boşa kullanılmış ya da yanlış harcanmış. İşgalin başında Irak petrol gelirlerinden ve ABD nakit transferlerinden 8 milyar dolarlık bir kayıp da söz konusu. Bütçe haritasına baktığımızda harcamalar ve kayıplar halkın cebinden çıkarken; kazançlar özel sektörle ve devletin güç iddiasıyla sınırlı kalıyor. Üstelik yeryüzü sadece devletlerden ve sermayeden ibaret değil. Savaşlar ve barış süreçleri çevresel afetlerin bir parçasıdır. Kullanılan silahlardan sulara sızan yakıtlara, ekolojik denge gözetilmeden yıkılan ve yeniden kurulan binalardan “tali kayıp” görülen insan dışı canlıların katline kadar her şey eril siyasetin yeryüzüne verdiği zararın özetidir. Erkek siyasetinde hep “Siyaset kıt kaynakların dağıtımıdır” denir. Savaşlara aktarılan bu trilyon dolarlara baktığımda ortada kıt kaynak falan yok, kıtlaştırılan kaynaklar var. Eleştirel feminist perspektif, kaynakların kıtlığına değil, ‘biz’ olarak tanımlanmayanların bu kaynaklardan uzak tutulmasına işaret eder. ABD’nin Afganistan, Irak veya İran’a girerken kullandığı ‘kadınları ve çocukları özgürleştirme’ retoriğini deşifre eder. Kadın hakları mücadelesinden kurulacak bölgesel güvenlik konsepti; barışı, özgürlüğü ve farklılıklarla birlikte eşitliği merkeze alan bir konsepttir. Bu imkansız değil; sadece eril siyasetin tahakkümü altında bize imkansızmış gibi gösteriliyor.
- İran’da “Jin, jiyan, azadî” ayaklanması, Türkiye’de ise uzun yıllardır Kürt Kadın Hareketinin ve feminist hareketlerin yürüttüğü mücadele var. İran ve Türkiye’de yaşayan kadınlar arasındaki dayanışma hayati, ancak hepsi farklı arka planlara ve bagajlara sahip. Farklı ulusal, sınıfsal ve etnik deneyimlerden gelen kadınların ‘ortak bir bölgesel barış dili’ kurarken tıkanma noktaları sizce neler? Kadınların bölgesel barış tahayyülünde ortaklaştığı başlıklar neler? Kendini aşan örgütlenmeler nasıl kurulabilir?
Aslında bahsettiğimiz şey, ulus-aşıcı bir feminist mücadele hattı. Feminist teori her zaman sahadan, sokaktan, kadınların ve LGBTİ+’ların gündeliğinden çıkar. Eleştirel feminist perspektif tam da bu hattın önemini vurgulayarak kendini kurar. Çünkü Colin Bark’ın (Barker) işaret ettiği gibi; savaş sürgit bir insanlık durumu ya da kendiliğinden ortaya çıkan bir olay değildir. Spike Peterson’ın tariflediği o iç içe geçmiş hiyerarşi ve tahakküm sistemlerinin doğrudan bir sonucudur. Feminist perspektif bize savaşı verili bir sabit değil; insanların maruz kaldığı tahakküm sistemlerinin kesişiminde çıkan, ideal olmayan bir istisna olarak okumayı öğretir. 20’inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren ulusal sınırlar ve devlet egemenliği formülü savaşları engellemekte işlevsizleşti. Ulus-aşıcı feminist mücadele tam da bu işlevsizliğin bilgisi üzerinden yükseliyor. Elbette tarihsel, etnik, dinsel ve sınıfsal ayrışmalar bu mücadelenin önündeki en zorlayıcı engeller… Ancak ulus-aşıcı bir zeminde buluşmak, bu ayrışmaları unutmak değil ama ortak bir barış dili için arka plana atabilmeyi mümkün kılıyor. Bugün kadın hareketlerinin en temel ortak noktası, barış talebini çok katmanlı şiddetin son bulması üzerinden kurmalarıdır. Cezaevlerindeki işkenceden kültürel hakların gasbına, evdeki koca şiddetinden ‘namus’ adı altında işlenen kadın ve çocuk cinayetlerine kadar hepsi aynı tahakküm zincirinin parçalarıdır. Toplumun zaten birlikte, eşitlikçi yaşama formları ve o geleneksel kız kardeşlik bağları var. Devletler ve eril akıl ise bu eşitlikçi kültürü yok etmek için önce kadını ele geçirmeye çalıştı. Fakat bu kodlar hala kadınlarda ve gündelik hayatın içinde mevcut. Gündeliğin kodlarını buradan kurduğumuzda umutsuz değilim. Egemenlerin sarmalayıcı baskısı yüzünden yaptıklarımız bazen küçük çatlaklar gibi görünebilir. Ama biliriz ki sular kayaları zamanla aşındırır, o küçük çatlaklar da eninde sonunda o koca duvarın yıkılmasını sağlar.
- Türkiye’de demokratikleşme, hukukun üstünlüğü ve kadın hakları konusunda ciddi tartışmalar sürerken, kalıcı barıştan söz etmek mümkün mü? Hukuki ve anayasal düzeyde hangi güvenceler olmadan barış kırılgan kalacaktır?
Bu eril tahakküm öyle bir şey ki kaybetme korkusu yaşayan muhalif erkeklerde bile ortaya çıkıyor. Mesela İran’da Kürt hareketinden doğan ‘Jin, jiyan, azadî’ sloganı ve etrafında gelişen kadın hareketi rejime karşı müthiş bir canlanma yarattı. Fakat muhalif erkekler, rejime karşı bu meşru kadın hareketine destek vermek yerine; hareketi pasifleştirip ‘erkek, vatan, refah’ sloganını benimsediler. Muhalif de olsalar, güç ellerinden gidecek diye öylesine narin bir erkeklik sergiliyorlar ki sırf kadınların o cesur sloganı bile onları rahatsız etmeye yetiyor. Biz kadınlar iktidarın kendisine ve yapısına karşı mücadele ederken, erkekler sadece iktidardakine karşı mücadele ediyor. Onlar için mesele kişisel; gücü ele geçirmek ve eril siyaset tanımları üzerinden ilerlemek. Bugün siyasal retoriklerin birbirini sürekli reddettiği, müzakerelerin yapılıp uzlaşmaların bozulduğu tekinsiz bir dönemden geçiyoruz. Bu tablo fiilen bir savaş sürecidir. Dost-düşman ikiliği üzerinden yürütülen bu siyasette; sizin gibi düşünmeyeni düşman ilan etmek, alternatif sunanları marjinalleştirmek, hapsetmek veya pasifleştirmek hedeflenir. Dolayısıyla, gerçek bir barış; birlikte yaşamayı mümkün kılan eşitlik ve özgürlük pratikleri hukuka yansımadan sağlanamaz. Kaldı ki bugün artık eril akılla işleyen o geleneksel ‘hukuk devletinden’ bile bahsedemiyoruz. Tarih boyunca savaşsız dönemlerin az olmasının nedeni de budur: Hukukun, erkek egemenlerin elinde sadece belirli kişilerin özgürlüğü için düzenlenmesi. Barışın kalıcı olması için, egemenden farklı olduğu için hukuken eşit sayılmayanların hakları güvenceye alınmalıdır. Yasaklamamak yetmez; olanak sağlamak gerekir. Örneğin ana dilinde eğitimi veya konuşmayı yasaklamayıp öylece bırakmak yetmez, o dili yaşatacak kaynakları sağlamak gerekir. Kadınların çalışma hakkını sadece kanunla tanımak yetmez, istihdam piyasasını kadınların koşullarına göre düzenlemek gerekir. İfade özgürlüğünü “toplumsal ahlak” gibi soyut gerekçelerle egemenin keyfine bırakmamak gerekir. LGBTİ+’ların varoluşlarını hoşgörüye değil, yurttaşlık haklarına bağlamak gerekir. Çünkü ‘hoşgörü’ üstten inen bir şeydir ve hoş göreni daima egemen kılar. Oysa eşitlik hoşgörü gerektirmez; birbirimize ihtiyacımız vardır, eşitizdir ve birlikte yaşayacağızdır. Bütün mesele bu.
Haber: Melike Aydın\JINNEWS









