Hasan Iraz ile ‘Spinoza’nın Güncelliği ve Öcalan-Ahlaki Politik Toplumun İnşası’ kitabını konuştuk:
- Türk aydını, düşünürü, akademisyeninin, tahakküm ve iktidarın dışında düşünce geliştirebildiği çok görülmemiştir. Türkiye her şeyiyle egemenlik ve hegemonya üzerine kurulmuştur; doğal olarak her şeyi Türkleştirir, ötekileştirir ve söküp atar
- Diyalektikçi kendisinden önceki tüm mirası sahiplenir ve insanlığın özgürlüğünü bir adım ileri götürmek için kapsayıp aşar ve böylece yeniden kurar. Öcalan Spinoza’ya dönüyor ama geriye Hegel ve Marx ile devam etmek için
Osman Damla
Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile beraber son iki yıllık “barış” sürecinde Abdullah Öcalan adı kamuoyunda çokça konuşuldu ve tartışıldı. Kürt Halk Önderi Öcalan’ın teklif ettiği demokratik modernite, kadın özgürlüğü ve ekoloji vb. kavramlar uluslararası birçok filozof, sanatçı ve siyasetçilerce tartışılıyor, eleştiriliyor, önemli bir düşünce zemini olarak görülüyor. Ancak Türkiye’de bir fikir tartışmasından ziyade Öcalan’ın şahsı hedef alınıyor, düşünce ile değil önyargı ile tartışılıyor. Biz de Hasan Iraz’la “Spinoza’nın Güncelliği ve Öcalan-Ahlaki ve Politik Toplumun İnşası” kitabından hareketle Öcalan’ın düşünce dünyasını, tam bir benzerlikten öte Spinoza’nın ve Öcalan’ın etik-politik yaklaşımının birbirini tamamlayan yönlerini konuştuk.
- Sizi bu çalışmaya iten temel motivasyon ne oldu?
Spinoza ile ilk karşılaşmam öğrencilik dönemime denk gelir. Bu filozofa başka filozoflara oranla daha fazla çekildiğimi hissettim. Bu çekimin gerisinde ne olduğunu aradım aslında ve bir tür “gerçekçilik” fikri olduğunu söyleyebilirim.
Gerçekçiliğin peşi bırakılmamalı. İnsan zihninden bağımsız değil tabii ki; insan zihninin de katıldığı bir gerçekçilik ile ilişkimizin daha doğru kurulabileceğini düşünüyorum. Hem Spinoza hem de Öcalan böyle bir gerçekçilik ifadesi koyuyor ki bunun dışarısı yok, üstü yok, ötesi yok. Spinoza ve Öcalan sadece gerçekçi değil, içkinci gerçekçilerdir. Bu iki özellik de doğal olarak insanı patron olarak gösteren insan-merkezci bakış açısından uzak tutuyor. Spinoza ve Öcalan’ın ortaya koyduğu bu özellikler yeni bir ontoloji oluşturma çabasıdır aslında; beni de motive eden budur.
Neredeyse bütün yaşam alanlarının popülizme, safsataya, değer yitimine, imaja terk edildiği günümüzde, göreceli hakikatten kendini kurtarabilmiş nesnel hakikate dayalı Öcalan’ın yeni ontolojik perspektifiyle meseleye yaklaşmanın elzem olduğunu düşünüyorum. Özcesi, Spinozacılıkla uyumlu yeni Öcalancı ontoloji; postmodern dönemin epistemolojisinin hakikate ilişkin perspektifsel tavrına, diğer taraftan ontolojiyi epistemolojiye indirgeyen çabalara ve her türlü aşkıncı yaklaşıma bir tavır olarak düşünülmelidir.
- Bildiğiniz gibi Öcalan’ın bir düşünce insanı, teorisyen, politikacı ‘organik aydın’ olarak görmekte zorlanan bir kitle de mevcut. Türkiye entelijansiyası, aydınları, akademisi ve politikacıları arasında bir ‘düşünür’ Öcalan fobisi var mı?
Öcalan’ın fikirsel olarak bazen kabul görmemesi gayet doğal. Fakat Öcalan’ın fikirlerinin benimsenmiyor oluşu, Kürt halkının haklı mücadelesinden ayrı düşülmesine yol açmamalıydı diye düşünüyorum; ikisi farklı düzlemler.
Türk aydını, düşünürü, akademisyeninin her neyse, tahakküm ve iktidarın dışında düşünce geliştirebildiği çok görülmemiştir. Türkiye her şeyiyle egemenlik ve hegemonya üzerine kurulmuştur; doğal olarak her şeyi Türkleştirir, ötekileştirir ve söküp atar. Açıkçası Türkiye devrimci hareketi de az veya çok istisnaları olmakla beraber, bu zeminden beslendi. Böyle bir kültür var: Farkı tehdit olarak görüyor, düşman yaratarak ilerliyor, ötekileştirmeden mücadele edemiyor. Türkiye solundan bazı kesimler de iktidar, sınıf ve sosyalizm kavramları ellerinden alınınca Öcalan’a saldırıyor; çünkü varlıkları ve varoluşları tartışmalı hâle geliyor. Felaket bir kuramsal faşizmle saldırıyorlar.
Öcalan’ın Türkiye devrimci hareketinden farkı, politik sosyoloji içinden düşünmüş olmasıdır. Öcalan paradigması, etik-politik düşünmeyi ve pratikleşmeyi sağlayan bir bedendir. Maalesef hareketin devrimcileri olarak bizler de Öcalan paradigmasını bir keşif, arayış ve yaratıcılıkla değil, ezber olarak algıladık. Doğal olarak ezberlemişseniz, şimdiye uygun refleks gelişmiyor; topluma da dolaşıma sokamıyorsunuz. Böyle olunca Öcalan düşüncesinin Kürt toplumunda tam anlamıyla toplumsallaşamaması, hem o toplumun Öcalanlaşmasını yarım bıraktı hem de organik aydın potansiyelini sınırladı. Eğer bu süreç tamamlanmış olsaydı, aynı düşüncenin Türk toplumundaki algısı da farklı olabilirdi.
Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuzda, inşası yarım asır önce başlamış ve bugün bölgede denklemin parçası olmayı başarmış bir hareketin yine de sosyalizm sınırları içinde düşünmeye ve hareket etmeye çalışması önemsiz mi?
- Neden Öcalan’ı Spinoza’ya benzetiyorsunuz?
“Benzerlik” demek doğru değil diye düşünüyorum. Öcalan ve Spinoza’yı politik dönüşümün tamamlayıcı düşünürleri olarak birlikte okumaya çalışıyorum demek daha doğru gibi. Hem Öcalan’ı herhangi bir düşünürün öğrencisi veya takipçisi olarak tanımlamak doğru değil; düşüncelerinin, yaşamın kendisi gibi sürekli devinim hâlinde olduğunu, sürekli geliştirip dönüştürdüğünü biliyoruz.
Antiklerden en çok Herakleitos’u beğendiğini biliyoruz. Ama Sofistler de demokratik entelektüellik bakımından önemli bir kaynaktır. Türkiyeli Marksistlerin Hegel’e saldırdığı bir dönemde Hegel’e dönüşten bahsetmiştir. Hiçbir zaman Hegelci olmamış olsa da, Marx’ı yeniden yapılandırmaya çalışırken katkı sunabileceğini söylemiştir. Bu, Öcalan’ın Hegel ve Marx’tan vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. Yapısal geliştirici bir diyalektikçi olarak bir şeyi sahiplenecekse, o şeyin doruk noktasından hareketle tüm mirası sahiplenir.
Kısacası Öcalan teoride de, pratikte de, teorik pratikte de, pratik teoride de bir diyalektikçidir. Diyalektikçi “şuncu-buncu” olmaz. Diyalektikçi kendisinden önceki tüm mirası sahiplenir ve insanlığın özgürlüğünü bir adım ileri götürmek için kapsayıp aşar ve böylece yeniden kurar.
Spinoza’nın felsefesi gerçeğe dairdir; masal anlatmamıştır. Öcalan gibi ne yazmışsa uygulanması içindir. Öcalan Spinoza’ya dönüyor ama geriye Hegel ve Marx ile devam etmek için. Öcalan’ı ısrarla postmodern ve postyapısal referanslamalara çekmeye çalışıyorlar; halbuki Batı’da bile kredisini yitirmiş, sadece akademik heveslerle üzerinde tepinilen alanlardır bunlar. Ancak bizde yeni keşfedilmiş alanlar olarak ısrarla yaşanan gerçekliği o mistik-spiritüel örüntüler içinde anlama ve izah etme çabası var.
- Ahlaki ve politik toplum inşasında Öcalan, Spinoza’dan hangi konularda etkileniyor?
Hangi konulardan etkilendiği sorusundan önce, “nasıl etkilendi” sorusu da önemli diye düşünüyorum. Spinoza felsefesi, felsefe tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir teorik devrim yarattı. Öyle ki, felsefi açıdan Öcalan’ın atasının Spinoza olduğunu düşünebiliriz. Spinoza’nın Öcalan üzerindeki etkisi nasıl olmuştur dersek, bu etkilenimin ne şekilde olduğunu kanımca şöyle açıklayabiliriz: Öcalan’ın Spinoza’yı doğrudan okuduğunu biliyoruz; ama daha çok hem üçüncü yazarlar üzerinden hem de Öcalan’ın Spinoza’ya başvurmadan da bu sonuçlara ulaşabileceğini düşünüyorum.
Spinoza’da her şey etik-politiktir. Spinoza bir yorumunda, mealen söylersek, toplumu siyasal olarak ortaklaşa elinde tutmalı, kimse eşitine hizmet etmemelidir; tekilliklerin kendini yönetme hakkı doğal haktır, bu hak devredilemez; çokluk bu hakkı işleten, çalıştıran etik-politik bir mutlaklıktır. Bu, Öcalan’da toplumun oluş zeminidir. Hangi toplum kendi ahlakını ve politikasını güçlü inşa ederse, o toplum bütünlüğünü ve gelişimini daha sağlam temeller üzerine inşa eder.
Demokrasi konusunda da Öcalan’ın Spinoza’ya çok yakın olduğunu söyleyebiliriz. Spinoza bir yorumunda demokrasi için mutlaklık görüşünü dile getirir: “İnsanlık eninde sonunda demokrasiyi yaşayacaktır.” Spinoza demokrasiyi mutlak diye nitelerken aslında demokrasinin her toplumun temeli olduğunu varsayıyor. Siyasi, ekonomik, duygulanımsal, dilsel ve üretim etkileşimlerimizin çoğunluğu demokratik ilişkilere dayanır. Toplumsal ilişkilerimizin büyük bir kısmı; duygularımız, üretimimiz, dilimiz, ekonomik faaliyetlerimiz, siyasi faaliyetlerimiz hep doğal bir etkileşim içerisindedir. Eğer ortak yaşamımızın temelinde bu tür (Öcalan deyimiyle) demokratik etkileşimler yer almasaydı, toplumun kendisi mümkün olamazdı.
Özcesi etik-politikanın gündelik yaşamda yansıması olup olmadığına bakmaktır. İlişkileri yeniden kurmak — Öcalan’ın yaptığına hatta “yeni bir gündelik yaşam” da diyebiliriz — yani devleti veya dışarısını beklemek değil: Komşuluk, dostluk, üretim ve tüketim biçimlerini yataylaştırmak. Deleuze’vari dille: “minör yaşamlar” kurmak. Kanımca Öcalan ve Spinoza’yı birbirine bağlayan en önemli nokta, ikisinin de birer gündelik yaşam filozofu olmalarıdır.
- Spinoza’daki ‘varolma kudreti’ kavramından hareketle siz Öcalan’ın Kürtlere yeni bir ideolojik doğuş süreci yaşattığını düşünüyor musunuz? Kürtler ideolojik bilinç düzeyine Öcalan’la mı ulaştı?
Ahlaki-politik inşa, kolektif anlama gücünü ve eyleme kudretini sistematik olarak artırmaya dayanır. “İdeolojik doğuş” ancak bu artışın adı olduğunda anlamlıdır. Nasıl ki yapısal bozukluklar tespit edilip yerlerine doğru yapısallaşmalara gidiliyorsa, toplum ve insan nezdinde de ahlaki-politik dönüşüm sağlanmalıdır.
Öcalan’ın tüm çabalarına rağmen Kürt hareketinde sınıf siyaseti aşılamıyor. Bilmelerinizin ne kadar doğru olursa olsun, bu doğru bilmeler doğru öncüsünü oluşturamıyorsa, bunu bilinç çarpıtmasının bir yansıması olarak düşünmek gerekir. Bütün devrimci hareketler günümüze kadar bu temel bilinç yapısı üzerinden kendisini toplumsallaştırmayı esas almıştır; fakat başarısız olunmuştur. Çünkü iktidarcı sınıf siyaseti, eşitlik, özgürlük ve ahlaki-politik anlamda toplumsal komünaliteyi üretmiyor, ortak olanı geliştirmiyor. Bu ölçülerden ziyade, iktidar ve toplumsallaşma aleyhine güç biriktirerek sonuç almaya çalışmak öne çıkıyor.
Bu anlayışların sonuçları biliniyor: Evrensel düzeyde siyasete güven azalmış, devrimci hareketlerde bile demoralizasyon gelişmiş, kendi değerlerine inançsızlaşma, topluma ters düşmeler, savrulmalar ve nihayetinde toplum geleneğinin ve ahlakının çok gerisinde bir yaşam düzeyiyle son noktayı koyma biçiminde oluyor.
Şu anda Kürtlerde demokratik siyaseti toplumsallaştıran en önemli araç nedir diye sorarsak, bence bu Öcalan’dır. Niye Öcalan’dır? Topluma en temel gereklilikleri veriyor: Özgürlük ve eşitlik. Kürt toplumu onun gibi düşünerek hareket etmek istiyor. Öcalan, devletsiz toplumun iyi bir sembolüdür bence. Bunu bir kutsama olarak düşünmeyin lütfen. Çünkü Öcalan yaşam üretiyor, düşünce üretiyor, toplumun organizasyonunu sağlıyor. Bunlar kâfi değil mi?
- Spinoza’dan hareketle felsefi olarak Öcalan’daki ‘özgürlük’ anlayışını nasıl açıklıyorsunuz?
Bilindiği üzere Spinoza özgürlüğü -sonradan Hegel ve Marx da bu zeminden baktı- gerçek özgürlüğü zorunluluğun farkına varma olarak tanımlar. Yani insanlar doğaya-topluma hükmeden yasaları anladıkları ölçüde bu yasalara hükmetme ve onları kendi yararları için kullanma durumunda olacaklardır. Bunu özgürlük olarak tanımlıyor.
Öcalan’da özgürlük ise, tüm zorunlulukların ortadan kaldırılmasıdır. Yani özgür tercihini yapabilen ve önündeki engelleri kaldırmak için bunun mücadelesini vermek özgürlüktür. Mesela Marksistler de şöyle bir yanılsama içerisine giriyor: Toplum sınıflardan oluşur ve çatışırlar; benim bunu fark etmem özgürlüktür. Sonra diyorlar ki, bu sınıf üretim araçlarına sahip olmadığı için eziliyor ve zorunlu olarak üretim araçlarına sahip olacaktır; örgütlendikçe üretim araçlarına sahip olacak ve özgür toplum oluşacaktır. Yani sosyalizme doğru gidilecek bir zorunluluk vardır. İşte önemli olanın, özgürlüğün bunu fark etmek olduğunu söylüyorlar. Burada insanın iradesi ve düşüncesi öyle bir pasifliğe indirgeniyor ki, bunların bilincinde olmayan bir insanın hiçbir hükmü olmuyor.
Peki, tarihe bakalım: Zorunlulukların bilinci özgürlük getirdi mi? Hayır, getirmedi. Yüz elli yıl boyunca denediler, birçok devlet oluşturdular; fakat yine özgürlük gelmedi. Marksistler bu bakışla çok büyük bir idealist yanılgıya düştüler. Sanki günlük olarak özgür tercihler yok, sezgisellik yok; maddenin hareketinde çok karmaşık sistemler yoktur. Dediler ki gelecek şöyle olacak, bu zamanda gelecek… Ve ilginçtir ki bunu bilim adına söylediler. Kim bilebilir geleceğin nasıl olacağını? Şimdiden kendimizi nasıl konumlandırırsak, nasıl hareketlendirirsek öyle belirleyici olunabilir. Marksistlerin bu bakış açısı müthiş bir idealizmdir. Hatta kendini Tanrı yerine koymadır. Ve özgürlük böyle tanımlandı: Şimdiden ileride böyle bir şeye gidilebileceği için bugün onun mücadelesini yürütmek tek özgürlük olarak sunuldu. Öyle olmadığı ortaya çıkınca toplumlar çok kırıldı; komünizm gelmedi, zaten böyle gelmez de. Bugünden yapılan mücadeleler bile mutlak olarak doğru değildir.
Bugün de özgürlük şöyle tanımlanır: Senin mücadele etmen gerektiğinin farkına varman özgürlüktür. Öcalan insanlar için tek bir özgürlük şartı koyuyor: Bugün de özgür yaşıyor musun, yaşamıyor musun? Öcalan’ın özgürlük tanımı kaba materyalist yorumu aştığı gibi, postmodern yorumların tuzağına da düşmemektedir. Öcalan kaosu açıklarken söylüyor: Madde bazen geri dönüyor, duruyor; bazen çok yoğun çatışmanın yaşandığı, ilerlemenin durduğu aralıklar da oluyor. Madde ve toplum, Marksistlerin dediği gibi zorunlulukların düz çizgisel ilerlemesiyle gitmiyor.
Tarihin aynen maddenin çeşitliliği gibi tek bir kaynağı olsaydı, ezilen sınıflar iktidar olduğunda toplum özgür olsaydı, çeşitlilik olmasaydı, sınıflardan ve cinslerden biri üstün kılındığında çelişkiler çözülseydi, gelişim düz çizgisel olsaydı, tek seçenekleri olsaydı… Fakat bu bakışla olmadığı için, sorunlar çözülmediği için, özgürlük getirmediği için Öcalan yeni bir ontolojiye gitti. Çok çeşitlilik içinde özgür tercihe dayalı olabilir. Özgürleşmek, bir yönüyle çeşitlenip çoğalmaktır. Yani farklılaşmaktır. Bu, özgürlük arayışının bir ifadesidir.
Sonuç olarak; özgür olma istemi, evrenin ve doğanın özünde vardır. Bu özellik insanda, özgürlüğün temel bir eğilim olarak var olması biçiminde yaşanmaktadır. Öcalan, “Hiçbir yasa, özgürlük yasasının üstünde bir güce sahip değildir” diyor. Özcesi, özgürlük insanda dile gelen en çarpıcı ve en güçlü yasadır.
- Kitabın etik teklifini düşündüğümüzde Öcalan’ın bahsettiği -kişilik krizi- sorunu nasıl aşılabilir sizce?
Batı kapitalizminin neoliberalizmle el ele vererek ifade özgürlüğüne güya çok önem veriyormuş gibi yaptığı bir palavra vardır: Özne kanaatlerini her yerde ifade etsin, söylesin, eleştirsin… Bu özgürlükten egemenler pek korkmaz; bazen kısıtlamalar getirilse de herkes bir şekilde fikirlerini dile getirir. Fakat şöyle bir kriz vardır: Hiçbir egemenin korktuğu yoktur. Neden? Çünkü kanaat beyanıyla dile gelen kanaat, çoktan dondurulmuş bir özdür; özne, başka türlü olacağına inanamaz hâle gelmiştir. O özne, çoktan dondurulmuş arzu ve çıkarları biçiminde bir fikir beyan eder. Egemenlerin böyle bir fikirden korkması mümkün mü?
Kişilik krizine girmiş insan, öncelikle sadece ifade eden, konuşan, söyleyen bir özne olmaktan kurtulup eyleme gücünü artıracak her yoldan gerçeği dönüştürme ve gerçeklik tarafından dönüştürülme özgürlüğünü kazanmalıdır. İnsan, kişilik krizini öncelikle böyle aşabilir.
Toplum, toplum olmaktan çıktığında birey olmanın pek anlamı kalmaz. Bireyin gidebileceği, tutunabileceği, içinde yaşayabileceği bir toplumu yoktur; var olan ise toplum olmaya yetmeyecek düzeydedir. Böylesi bir toplumun ne kendisine ne de oluşturduğu bireye faydası vardır. Hakeza bireyin de böylesi toplumlarda bir anlamı kalmamıştır. Anlamsızlaşan birey, anlamsızlaşan toplumun içinde yer alarak inanılması güç bir uçuruma doğru sürüklenmektedir. Acı olan, bunu yaşayan toplum ve bireylerin yaşadıkları bu durumun farkında olmamasıdır.
Özcesi, nasıl bir toplum inşa ettiysek karşılığını öyle alırız.









