Abdülhamid’in siyaseti Kürtlerin muhtariyetini tanıyan ama onları devlet sistemine dahil etmeyen geleneksel Osmanlı siyasetinden de Kürtleri zorla merkezi devlet otoritesi altına sokmaya çalışan Tanzimat siyasetinden de farklıydı. Hamid Kürtleri hem devletin asli unsuru olarak görüyor hem de Kürdistan’ın kendine mahsus dengelerini göz ardı etmiyordu
Abdülhamid’in ardından gelen İttihat Terakki ve Kemalist iktidarlar Kürtlerin rızasını almayı başaramadı. Böyle bir dertleri de olmadı. Türkçülüğe ve giderek inkâr, imha ve zorla asimilasyon siyasetine yöneldiler. Türklerle Kürtler arasındaki makas her geçen gün biraz daha açıldı
Kürt halkı ve özgürlük hareketi demokratik entegrasyon perspektifini savunuyor. Abdülhamid’i sembol olarak kullananların kafası ise hayli karışık. Kimi zaman Müslüman kardeşliğinden söz ediyor, çoğu zaman tekçi resmi ideolojinin sınırlarının içine hapsoluyorlar. Kürtlerin demokratik birlik kurmak için el uzatmış olmasının tarihi önemini idrak edemiyor ve küçük hesaplarla süreci süründürüyorlar
Hasan Basri Karabey
Sultan II. Abdülhamid Türkiye tarihinin sembol isimlerinden biridir. Hamid bilhassa Kürt meselesinde kendisinden öncekilerden ve sonrakilerden keskin hatlarla ayrışan bir siyasete sahipti. Dönemin Avrupa basını onu “Boğaz’ın kızıl sultanı” olarak lanse etti. İçerde de bir istibdat rejimi kurmakla tenkit edildi. Hamidiye devri 31 Mart tertibi ile sona erdirilmiş olsa da İttihatçı-Kemalist iktidarlar onun hatırasını büsbütün silmeye muvaffak olamadı. Şimdi Türkiye onun mirasını sahiplenenler tarafından yönetiliyor. Bir çözüm sürecinin içinde bulunduğumuz ve entegrasyon tartışmalarının canlandığı bu günlerde Sultan Hamid’in Kürt siyasetini hatırlamak faydalı olabilir.
1. Abdülhamid 1876’da tahta çıktı ve 33 yıl hüküm sürdü. İktidara geldiğinde Osmanlı ölümü beklenen bir “hasta adam” olarak tasvir ediliyordu. İmparatorluk büyük güçlerin hastanın mirasını nasıl paylaşacağı konusunda ihtilafa düşmesi ve aslolarak Hindistan yolunu güvende tutmak isteyen Britanya’nın onu himaye etmesi sayesinde ayakta duruyordu. İngilizler Mısır’ı işgal edince himaye siyaseti de önemini yitirmiş oldu. Bu esnada Avrupa’da Almanya yeni bir güç olarak yükseliyordu. Bu ülke Prusya liderliğinde birleştikten sonra hızlı bir gelişme kaydederek Avrupa’nın büyük güçlerinden biri haline gelmişti. “Geç kalan” Almanya’nın dezavantajı ise sömürge imparatorluğuna sahip olmamasıydı.
‘Hacı’ Wilhelm dünya gücü olma mücadelesinde
Alman imparatoru Wilhelm’in etrafında toplanan bir grup, “weltpolitik” (dünya siyaseti) olarak bilinen yeni bir strateji önerdi: Almanya dünya gücü olmayı hedeflemeli, bunun için de Osmanlı Devleti üzerinde nüfuz kurmalıydı. Bismark istifaya zorlandı ve onun Avrupa’daki güç dengelerini gözeten “realpolitik’i terk edilerek cüretkar weltpolitik hakim kılındı. İmparator Wilhelm şaşaalı bir Doğu gezisine çıktı. İstanbul, Şam ve Kudüs’ü ziyaret etti. Selahaddin Eyyubi’nin türbesinin önünde kendisini 300 milyon Müslüman’ın “dostu ve koruyucusu” ilan etti. “Hacı” Wilhelm dünya gücü olma mücadelesinde Hilâfet makamının itibarını rakiplerine karşı kullanmayı deneyecekti.
Weltpolitik Rusya’nın, Fransa’nın ama en çok da “taçtaki mücevher” Hindistan’ı Müslüman azınlığa dayanarak yöneten Britanya’nın çıkarlarını tehdit ediyordu. Zira Hintli Müslümanlar Hilâfet’e sadakatle bağlıydılar. İronik bir şekilde bu sadakat geçmişte Rusya’ya karşı bizzat Britanya tarafından teşvik edilmişti. Önce Britanya ile Fransa birbirine yaklaştı, ardından Rusya’yı da aralarına alarak Üçlü İtilaf’ı kurdular.
Almanya dünya liderliği hayali kurarken kendini Avrupa’da izole olmuş halde buldu. İlerleyen yıllarda Britanya ve Fransa Osmanlı’yı ortadan kaldırarak topraklarını aralarında pay etmek amacıyla Sykes-Picot gizli anlaşmasını imzaladılar. Pan-İslamizm sorunundan kurtulmak onlar için temel mesele haline geldi. Öyle ki Britanya ve Fransa meclisleri Lozan’ı Hilâfet ilga edilene dek onaylamayacaktı. Almanya maceracı Weltpolitik yerine Bismark’ın denge siyasetini devam ettirseydi hem kendini hem de Osmanlı’yı felaketten kurtarabilir miydi? Britanya geleneksel Osmanlı siyasetini terk etmeseydi Alman nüfuzu dengelenebilir ve Osmanlı özü itibariyle kendi savaşı olmayan Cihan Harbi’nin dışında kalmasına imkan verecek hareket serbestisini bulabilir miydi? Bunlar üzerinde düşünülmeye değer sorular olmakla birlikte tarih başka türlü aktı. Abdülhamid’i devirenler de Almanya’nın yanında savaşa girmek zorunda kaldı.
Hamid modern çağların ilk halifesi
Öte yandan Alman nüfuz siyaseti Osmanlı’da belirli ölçülerde istikrarlı bir düzen kurulmasını gerektiriyordu. “Hamidiye modernleşmesi” bu koşullar altında mümkün oldu. Ekonomik kalkınmanın ve nüfuz siyasetinin iskeletini ise Berlin’den Bağdat’a kadar uzanacak demiryolu hattı teşkil ediyordu. Önce Almanya’dan askeri heyetler geldi. Bunu silah siparişleri takip etti. Bağdat Demiryolu’nun ihalesi Deutsche Bank liderliğindeki bir konsorsiyuma verildi. Eğitim sisteminde Prusya modeline geçildi ve modern okullar inşa edildi. Kapsamlı bir modernleşme hatta bir ulus-devlet inşa süreci başlamış gibi görünüyordu. Bu kez ulus tek bir millet değil, Türk, Kürt, Arap, Arnavut, Boşnak tüm İslam milletiydi. Onları birleştiren manevi güç ise halife idi. Daha önce sembolik bir makam olan Halifelik şimdi bütün dünya Müslümanlarına seslenen, onları birleşmeye çağıran ve himaye eden küresel bir odak haline gelmişti. Sultan Hamid modern çağların ilk halifesiydi ve bu anlamda da son halife oldu. Öte yandan Abdülhamid devrinde Hilafet makamının ağırlık kazanmasını sadece Almanya’nın bunu teşvik etmesine bağlamak da hata olur. İslam dünyası sömürge durumuna düşmüştü ve buradan çıkış yolu arıyordu. Abdülhamid’in halifeliği onlara umut ışığı olarak göründü.
Sultan Hamid’in Kürt siyaseti
Kürt – Türk ilişkilerinin tarihi Selçuklu Devleti’nin kuruluş dönemine kadar uzanıyor olsa da Osmanlı Devleti’nin Kürtlerle münasebeti Yavuz Sultan Selim devrine dayanır. Bu dönemde Safevi yayılmacılığı Kürt beyliklerini Osmanlı ile ittifak aramaya yöneltti ve Kürtlerle kurulacak ittifakın Osmanlı’nın Doğu sınırlarını güvenliğini sağlayacak olması Yavuz’un bunu memnuniyetle kabul etmesine sebep oldu. 1515 yılında 25 Kürt beyliği ile Osmanlı arasında anlaşma imzalandı. Beylikler özerkliklerini koruyacak, Osmanlı da onları Safevilere karşı himaye edecekti. Bu anlaşmanın ilginç yönü şudur: Savaşı Şah İsmail kazansaydı Kürdistan büyük ihtimalle Türkmenleşecekti. Safevi güçleri Dêrsim’e kadar ilerlemiş bu şehri de ele geçirmişti. Çaldıran Savaşı’nı Osmanlı kazanınca Türkmen aşiretleri İran’a göç etti ve boşalttıktan yerler Kürtlere tahsis edildi. İki Türk devleti arasındaki savaş Kürdistan coğrafyasının demografisini tayin etti. Osmanlı’nın Kürtlerle kurduğu muhtariyete dayalı stratejik müttefiklik ilişkisi Tanzimat devrine kadar istikrarlı bir biçimde devam etti. Tanzimat’la birlikte gündeme gelen merkezi devleti güçlendirme politikaları Kürt beyleri arasında rahatsızlık yarattı. Bazıları da kağıt üzerinde de olsa gayrimüslimlerle eşit sayılma fikrinden hoşlanmadı. Böylece zorla dayatılan merkeziyetçiliğe karşı mücadele ile Hristiyan düşmanlığının yer yer iç içe geçtiği bir dizi ayaklanma yaşandı. Nasturi Hristiyanlar ve Ezidi Kürtler vahşi katliamlara maruz kaldılar. Abdülhamid’in Kürt siyaseti bir yönüyle geleneksel siyasete dönüştü öte yandan Sultan Kürtlerin rızasını alan bir entegrasyon gerçekleştirmek istiyordu. Aşiret liderleri ve Kürt cemiyet hayatında belirli bir ağırlığı olan din adamlarıyla yakın ilişkiler kurmaya ihtimam gösterdi. Devletin Kürdistan’da güçlü bir örgütlenme ağına sahip olan Nakşibendi tarikatı ile ilişkileri Hamid’in dedesi II. Mahmut zamanından beri zaten sıkılaşmıştı. Sultan Mahmut Bektaşi Yeniçerilere karşı sürdürdüğü mücadelede bu tarikatı yanına almıştı. Nakşiler Hamid’in de muteber destekçileri oldular. O da Şeyhlerin Kürt toplumu içindeki ağırlığını daha da kuvvetlendirmek için hususi gayret sarf etti. Bir bölge halkı olarak Kürtlerin İslamiyet’i kabulü Türklerin İslamiyet’i kabulünden asırlar öncesine, Hicret’in ilk yıllarına dayanır. Sahabeler arasında Kürtler de vardı. Abbasi devrinden itibaren Kürtlerin Hilafet makamına bağlılığı daha da güçlendi. Tuğrul Bey Şiilerin elinde yarı esir durumundaki Abbasi halifesini kurtarmak için Bağdat’a girdiğinde yanında Kürt savaşçılar vardı. Kürtlerin Hilafete makamına geleneksel sadakati Sultan Hamid’in işini kolaylaştırdı. Hamid’in İslamcılık siyaseti imparatorluğun bütün Müslüman halklarını kazanmayı hedefliyordu ancak Sultan bu siyaseti Kürtlere dayanarak sürdürmenin elini güçlendirdiğini tecrübe ettiği ve nispette Kürtlere daha fazla muhabbet gösterdi. Payitaht’ın Kürt nüfusu tenkitlere konu olacak derecede arttı. Kürtlerin kayırıldığını söyleyenler de oldu. Hamid bunlara aldırış etmedi. “Başımdan geçerim, Kürdistan’dan geçmem” diyordu. Kürtler de muhabbetlerini ona “Bavê Kurdan” diyerek gösterdiler.
Hamid’in Kürt siyasetinin doruğu Kürtlerin silahlandırılarak Hamidiye Alayları’nın kurulması oldu. Bu alayların kuruluş amacı Rusya’ya karşı Doğu cephesini tahkim etmekti. Fikrin kendisi de Çar’a bağlılığı ile bilinen Kazak alaylarından alınmıştı. Ancak bu tür silahlı yapılar en fazla savaş esnasında merkezi orduya destek kuvveti olarak işe yarayabilir. Aksi takdirde zararı faydasından büyük olur. Hamidiye Alayları da farklı sonuç üretmedi. Özetle Sultan Abdülhamid’in siyaseti Kürtlerin muhtariyetini tanıyan ama onları devlet sistemine dahil etmeyen geleneksel Osmanlı siyasetinden de Kürtleri zorla merkezi devlet otoritesi altına sokmaya çalışan Tanzimat siyasetinden de farklıydı. Hamid Kürtleri hem devletin asli unsuru olarak görüyor hem de Kürdistan’ın kendine mahsus dengelerini göz ardı etmiyordu. Onun istediği Müslüman halkların eşitliğine ve rızasına dayanan bir birlik kurmaktı. Kürtler de onun siyasetine kıymet verdiler ve devletle ilk kez bu kadar yakın ve samimi bir temas kurdular. Abdülhamid tahttan indirilmiş ve Cihan Harbi’nin sonunda Osmanlı Devleti yıkılmış olsa da Abdülhamid’in Kürt siyaseti başarısız değildi. Bu dönemde güçlenen bağlar iki milletin Cihan Harbi’nde ve Milli Mücadele döneminde yek vücut hareket etmesini mümkün kıldı.
İki cereyan
Batı’nın Doğu üzerinde mutlak hakimiyet kurması Doğu’yu hal çaresi aramaya yöneltmişti. Batı’yı yakalamak için her yönüyle Batılı mı olmalıydık, yoksa Batı’nın teknolojisini almak yeterli miydi? Türkiye siyasetinin iki ana kutbu olarak “Batıcılık” ve “İslamcılık” bu tartışma içinde şekillendi. Batıcılar Türkiye toplumu içinde sahici köklere sahip değildi. Batıcılık da sakil taklitçilikten öteye gidemedi. İslamcıların yanılgısı ise Batının üstünlüğünü teknik bir meseleden ibaret görmeleriydi. Avrupa’da gelişen kapitalist ilişkiler yeni ve gelişkin bir devlet aygıtı, yeni ve politik bir toplum, yeni sınıflar ve yeni bir paradigma ortaya çıkarmıştı. Örneğin Abdülhamid’in model olarak benimsediği Prusya’nın başarısı liyakat esasına göre kurulmuş gelişkin bir bürokratik aygıtın varlığına dayanıyordu. Temel hakları güvence altına alan anayasal düzen ve halkın karar alma mekanizmalarına katılmasına imkan sağlayan parlamenter sistem vardı. Abdülhamid ise Osmanlı’yı Yıldız Sarayı’ndan ve bir istibdat rejimi kurarak modernleştirmeye çalıştı. Öte yandan Cihan Harbi kapıdaydı ve harbin fitilinin Balkanlar’da ateşleneceği de belli olmuştu. Böylece muhalefet saflarında “vatanın kurtuluşu için önce Abdülhamid’den kurtulmak gerektiği” fikri baskın gelmeye başladı. Balkanlardaki kargaşaya kötüleşen ekonomik durumun yarattığı hoşnutsuzluk eklendi. Kırılgan hale gelen rejim İttihat ve Terakki’nin örgütlediği isyan karşısında çaresiz kaldı ve II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Hamidiye devri kapandı. İslâmcılar Abdülhamid devrinin yapısal sorunları ile yüzleşmek ve dersler çıkarmak yerine Hamid’e karşı kurulan komploları konuşmaktan hoşlanır. Oysa Hamidiye rejiminin üzerine bastığı zemin yeterince sağlam olsaydı bu komploları boşa düşürmek mümkün olabilirdi. Sultan Hamid dışarda büyük güçler arasında mümkün olduğunca denge siyaseti takip ederek bağımsızlık alanını genişletmek, içerde anayasal parlamenter düzenin önünü açmak ve Saray yönetimi yerine liyakate dayanan bir devlet işleyişi tesis etmek zorundaydı.
Hamid’ten sonra
Abdülhamid’in ardından gelen İttihat Terakki ve Kemalist iktidarlar Kürtlerin rızasını almayı başaramadı. Böyle bir dertleri de olmadı. Türkçülüğe ve giderek inkâr, imha ve zorla asimilasyon siyasetine yöneldiler. Türklerle Kürtler arasındaki makas her geçen gün biraz daha açıldı. Kemalist tek parti dönemi Kürtler için tam bir kabus oldu. Kimlikleri inkâr edildi, hakları gasp edildi, soykırım boyutuna varan katliamlara maruz kaldılar. Çok partili hayata geçiş siyasi iklimi biraz yumuşatmış olsa da Kürt meselesi tabu olmaya devam etti. 1970’lerin sonlarına doğru Abdullah Öcalan liderliğinde PKK hareketinin ortaya çıkışı Kürt tarihinde yeni bir sayfa açtı. Bu hareket İslamcı ya da Batıcı değil sosyalistti. Hareketin liderliğini ve kadrolarını bey çocukları değil halk çocukları oluşturuyordu ve yoksul Kürt köylüleri hareketi kendi öz örgütleri olarak görüyordu. Batı’da modern uluslar genellikle yukardan ve devlet eliyle kurulmuş, hatta icat edilmiştir. Kürt halkı ise inkâra ve sömürgeciliğe karşı, emekçi sınıfların içinden yükselen bir direniş ile milli kimliğini yeniden inşa etti. PKK hareketi Kürt toplumun yapısını da baştan aşağı değiştirdi. Bugün artık Kürtler Alevi- Sünni-Zaza-Ezidi, dindar-seküler-kadın-erkek bütün kimliklerin, eşitlik, özgürlük ve karşılıklı saygı temelinde bir araya geldiği çok kültürlü ve dayanışmacı modern bir “demokratik ulus”tur.
Demokratik entegrasyon
Kürt halkı ve özgürlük hareketi demokratik entegrasyon perspektifini savunuyor.
Abdülhamid’i sembol olarak kullananların kafası ise hayli karışık. Kimi zaman Müslüman kardeşliğinden söz ediyor, çoğu zaman tekçi resmi ideolojinin sınırlarının içine hapsoluyorlar. Kürtlerin demokratik birlik kurmak için el uzatmış olmasının tarihi önemini idrak edemiyor ve küçük hesaplarla süreci süründürüyorlar. Türk – İslam sentezcilerinin ‘Bavê Kurdan’ın Kürt siyasetinden öğrenmesi gereken çok şey var.
Öte yandan Kürtlerin ve Türklerin İslam kardeşliği elbette önemlidir ve bin yıllık ortak tarihinin en güçlü bağlarından biridir ancak demokratik bir toplum ümmet kardeşliği temeli üzerinde kurulamaz. Bu her şeyden önce Türkiye toplumunda kimliğini dini referanslarla ya da Sünni İslam’la tanımlamayan geniş kesimler olduğu için böyledir.
Demokratik entegrasyon bütün kimliklerin ve yurttaşların haklarını güvence altına alan özgürlükçü anayasal sistem, Meclis’in üstünlüğü ve yerelden özyönetimin önceliğini temel alan laik cumhuriyet zemini üzerine kurulabilir.









