İnsanın bekleme yerleri var, sıkıntı duvarları arasında, tahammül sınırlarının eşiğinde. İnsanın kahrolma zamanları var ve tahminler ile ertelemeler peş peşe bahaneler üretiyor. Her adım bir basamakla karşı karşıya ve engellerin gizli adları var; karşılaşmak deniliyor ve bir rüya gibi çağrılıyor.
Çingene ruhlu zamanların isimler verdiği mekânlar var, hüzün hep tek yürek, tek kişilik masa, bir serenat gibi kendini gösteriyor. Keşkeler yarışı, keyif arayışı, devam eden bir yol ve düğümlenmiş hatıralar. Kim kimi nasıl anımsarsa öyle bilinir diye bir yasa; herkesin inandığı bir ilham, hepimizin itiraz edemeyeceği yıllar. Günlere bölününce unutmak sıradanlaşan bir vaha oluverir.
Tekrar eden uyanmalar, dejavu sanılan anlar, kolektif faşist bilinçaltı, kayıtlı rutin, sıradanlaşan kalbe saldırılar, erken gelen melankoli ve hafızanın cehennemleri. İnsan bir labirentin içinde, kendisinin dışında. Hayat vazgeçtiğimiz yerlerde kendini gösteriyor, gördüğümüz yerlerin haritasına karışıyor. Bakınca görünen, görününce bakılan yerler gibi zamanlar.
Saf bir aklın eleştirisi, yalnız gecelerin muhasebesi, savaşların barışa evrilmesi, bir yerlerin sonlarına yolculuk; hepsi bir mahcubiyet. İnsan ısrarlarına yeniliyor. İnsan eskimeyi zamansal bir tavır, eksilmeyi yaşamanın cezası sanıyor. İnanmakla başlıyordu, sonra insansız devam ediyordu.
Sıradanlaşan bir an, bazen tüm ömrü rehin alır. Alışmak, bağırmanın önüne barikat kuruyor ve insan artık kanıksıyor. Tıpkı yaralı bir savaşçı gibi, gözlerini kaybetmiş bir ressam belki de. Giden bir şeyler, gelen bir şeyler ve dönemeyen bir şeylerin hengâmesinde bir yaşam, yaşatıyor kendini.
İncinen gelecek, gelmeyecek geçmiş ve bir sürü boşlukta asılı kalmış kaygılı günler insanı ıssızlaştırıyor. Her yerin ve her günün dönüm noktaları var; başlangıçları müjdeleyip sonları ihbar ediyor. Hayatın kalender bir bakışıdır, görünen her yerde de hükmü sürüyor.
Zaferlerden ve yenilgilerden sözler açılırken mezarlar anımsanıyor, insani sesler ve mekanik sesler birbirine karışıyor. Unutulmayan acılar, hatırlayınca kahreden gerçekler, bir bir ve tane tane insanın her yerine saldırıyor. Sırayla, bazen de sırlarla.
İzini kaybeden bir adım, dumanını göremeyen bir ateş, sıcaklığını kaybetmiş güneş, cazibesini kaybetmiş ay, ezelden beri dönen dünya. Her adım bir yol ararken, birden kendini ezebilir. İnsan kendinin dışında kalıyor ve içini yitiriyor. Yaşamak cezası bazen böyle ödenir.
Bir gecenin sonunda bir rüya görülür, sabah kâbus diye anımsanır. Görünmeyenler, görünmek isteyenler, görmek istenenler bir seremoni başlatır ve herkes sağır kesilir. İşte dünya ve işte dünyanın ötesinde olan bitenler. Sezgiler var bir de, insanın yoluna pusula olur ve haritalar gösterir.
Şölenler, matemler, zılgıtlar, karnavallar her bir yerde kendi başına. Şüphe sokakları var insanın, sevinç caddeleri, ayna olmuş dağları da var insanın. Sudan gelip ateşe koşan, denizlerden çıkıp dağlara tırmanan geçmişimiz var. Kalbura dönmüş mekânların içinde bir zamanlar diye anlatılır ve efsane sanılır. Zaten biz zannetmelerin esiri olmuşken, özgürlük bir ıslıktır, sesi gelir ama melodisi bir türlü akla gelmez. Yitirdiğimiz ne varsa, yetmedi dünyaya ve yetmeyecek bir yerde duruyoruz hâlâ.
Haftanın kitap önerisi: Herta Müller, Yürekteki Hayvan / Çeviri: Çağlar Tanyeri, Siren Yayınları









