• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
19 Eylül 2026 Cumartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Zamanın durduğu yer 

19 Eylül 2026 Cumartesi - 23:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum
Çınar Yolcu

Çınar Yolcu

Arkaş’ın satırlarında mahpus olmak, politik gelişmelere kapalı olmak anlamına gelmiyor-tam tersine, dışarıda olan biten her haber kırıntısı, her ziyaretçinin fısıltıyla taşıdığı söz, duvarın içinde daha da yoğunlaşarak yankılanıyor

Kitap Kürt toplumunun yakın tarihiyle hesaplaşan, giderek genişleyen bellek edebiyatının değerli bir parçası olarak da okunabilir. Tanıklık edebiyatının evrensel bir işlevi var çünkü acıyı estetize etmeden, ama unutturmadan da aktarmak. Arkaş bu ince dengeyi büyük ölçüde koruyor bence

Çınar Yolcu

Bazı kitaplar vardır onları okumazsınız, içlerinden geçersiniz. Sayfaları çevirirken kendinizi bir metnin karşısında değil, bambaşka bir zamanın tam ortasında bulursunuz. Dışarıda hayat kendi telaşıyla akıp giderken, siz ansızın bir hücrenin rutubetli duvarlarına sinmiş bir sessizliğin içine düşersiniz. Sesler bulaşır size — uzaktan gelen bir kapı gıcırtısı, koridorda yankılanan ayak sesleri, bir anahtarın kilitte dönerken çıkardığı o keskin metalik tıkırtı. Kokular bulaşır — nemli betonun, paslı demirin, sararmış kâğıdın, bir zamanlar birinin tenine değmiş bir mendilin. Hatta susma biçimleri bile bulaşır, insanların konuşmadığı ama her şeyi söylediği o ağır, yoğun sessizlikler.

Çetin Arkaş’ın iki ciltlik kitabı işte tam olarak bunu yapıyor okura. Daha ilk birkaç sayfada anlarsınız ki elinizdeki ne bir anı defteri ne bir günlük ne de kuru bir siyasi anlatı. Otuz üç buçuk yıllık kayıp bir zamanın, dört duvar arasında var olan bir bedenin ama buna rağmen inatla diri kalmayı başarmış bir zihnin peşine düşersiniz. Kitabı kapattığınızda elinizde bir kronoloji kalmaz. Zaman, hafıza ve aidiyet üzerine sizi yeniden düşünmeye zorlayan, uzun süre içinizden çıkmayan bir deneyim kalır. Sanki bir yerlerde, hâlâ o hücrenin soğuk duvarına yaslanmış bir gölge duruyordur ve siz onu görmeden edemezsiniz.

Okurken en çok dikkatimi çeken şey, yazarın hiçbir yerde acele etmemesiydi. Sanki otuz üç buçuk yıllık bir bekleyişin sabrı cümlelerin ritmine de sinmiş gibi. Cümleler kısa değil ama sıkıcı da değil. Ağır ağır açılan, her kelimesi tartılmış, her virgülü yerini bulmuş bir anlatı bu. Bu yüzden kitap hızlı tüketilecek bir anlatı değil, yavaş yavaş neredeyse sindire sindire okunması gereken bir metin. Her sayfada insan biraz daha yavaşlıyor, biraz daha dikkat kesiliyor. Dışarıdaki dünyanın gürültüsü uzaklaşıyor ve yerini o hücrenin kendine özgü, boğuk ama derin sesine bırakıyor.

Otuz Üç Buçuk Yıl: Yolun Yarısında Donan Zaman

Okurken insanın aklına ister istemez Cahit Sıtkı Tarancı’nın o meşhur dizesi geliyor: “Yaş otuz beş, yolun yarısı eder.” Şair bunu bir ömrün ortasında durup geriye, sonra da ileriye bakmanın şiiri olarak yazmıştı — bir muhasebe anı, bir olgunlaşma eşiği, hayatın tam ortasında alınan sakin bir nefes. O dizelerde bir kabul vardır. İnsanın kendi ömrüyle, geçen yıllarla, geride bıraktıklarıyla barışması gibi bir şey. Ama Arkaş’ın satırlarında “yolun yarısı” bambaşka, çok daha ağır bir şeye dönüşüyor. Otuz üç buçuk yıllık bir mahpusluk, bir insanın hayatının tam ortasına saplanmış, çıkarılamayan bir kama gibi duruyor orada. Tarancı’nın şiirindeki yarı yol bir birikimin toplamıysa, buradaki yarı yol bir kesinti. Zamanın akmayı unuttuğu, takvimlerin hükmünü yitirdiği bir eşik, bir donma anı. Dışarıda yapraklar dökülüyor, karlar yağıyor, sonra eriyip yerini bahar çiçeklerine bırakıyor ama içeride hep aynı mevsim hüküm sürüyor — ne tam kış ne tam yaz, gri, belirsiz, yerinden kıpırdamayan bir mevsim.

Şair otuz beşinde bir teslimiyetle, yaşadığı âna razı olarak konuşuyordu. Arkaş’ın anlattığı insan içinse “an” hâlâ kapının üstüne kapandığı o ilk gün — otuz üç buçuk yıl sonra bile değişmeden, yaşlanmadan, geride kalmadan hâlâ orada duruyor. O kapının kapanış sesi, bir insanın hayatını ikiye bölen o keskin, geri döndürülemez ses, yıllar geçse de kulaklarda çınlamaya devam ediyor. Kitabın en çarpıcı gerilimlerinden biri de bu bence. Dışarıda takvim yaprakları düşüyor, mevsimler sessizce gelip geçiyor ama hiçbiri bir şey değiştirmiyor çünkü zindanın içindeki zaman dışarıdakiyle aynı ritimde akmıyor. Biri ileri giderken öteki bir eşikte donup kalıyor, sanki saat bir yerde durmuş ve bir daha hiç ilerlememiş gibi. Otuz üç buçuk yıl aslında bir ömrün “yolun yarısı” değil, yolun kendisinin uzun süreliğine askıya alındığı bir zaman dilimi oluyor ne geriye dönülebilen ne tam anlamıyla ileri gidilebilen, tuhaf bir bekleme odası. Duvarların rengi soluyor, demir parmaklıklar paslanıyor, insanın saçına ak düşüyor ama o ilk günün ağırlığı hiç hafiflemiyor; sanki zaman orada bir yerde, bir köşede katlanmış, bekliyor.

Küçük ayrıntıların büyük tanıklığı

İşte kitabın asıl gücü de burada saklı. Zindanın zamanı nasıl dondurduğunu, bedeni nasıl aşındırdığını anlatırken yazar hiç büyük laflara, patetik bir anlatıya kaçmıyor. Bunun yerine bir kokunun, sararmış bir mektubun, kilitte dönen bir anahtarın sesinin, betonun arasından ısrarla filizlenen bir çiçeğin peşinden gidiyor. O çiçek, gri betonun ortasında, kimsenin ona yer açmadığı bir yerde, kendi başına var olmaya çalışıyor. Tıpkı o hücredeki insan gibi. Bu küçük, neredeyse görünmez ayrıntılar, koca bir ömrü hapiste geçirmiş bir insanı hayata bağlayan görünmez ipler hâline geliyor sayfa sayfa. Ben de okurken en çok bu yerlerde durdum, satırların arasında oyalandım. Büyük laflardan değil, sararmış bir mektup kâğıdından, bir kapının açılış sesinden etkilendim. O mektup kâğıdının kenarındaki ufak bir yırtık, üzerindeki solmuş bir mürekkep lekesi, katlanmış yerlerindeki o ince çizgiler — hepsi birer hikâye anlatıyor sanki.

Havalandırma saatinin dakikliği, bir aramada el konulan bir fotoğraf, sürgünle birbirinden koparılan iki dost, yarım kalmış bir veda, bir buluşmanın kısacık sıcaklığı…

Hepsi, resmi tarihin çoğu zaman es geçtiği ama insan belleğinde en derin izi bırakan ayrıntılar olarak beliriyor sayfalarda. O fotoğrafın arkasına düşülmüş bir not o vedanın ortasında söylenemeyen bir cümle, o buluşmanın sonunda el sıkışırken hissedilen o buruk sıcaklık — yazar bunları öyle bir sabırla anlatıyor ki, okur da farkında olmadan aynı yavaşlığa, aynı dikkate alışıyor zamanla. Bir süre sonra siz de o hücrenin içinde nefes almaya başlıyorsunuz. Duvarın soğuğunu teninizde hissediyor, uzaktan gelen bir sesi kulaklarınızda duyuyor, bir mektubun kâğıdına parmaklarınızla dokunuyorsunuz.

Mahpusluk: Bir kopuş değil, bir yoğunlaşma

Kitabı okurken fark ettiğim bir başka şey de şu, mahpusluk sanıldığının aksine dünyadan tam bir kopuş değil. Duvarlar bedeni tutsak alıyor, hareketi kısıtlıyor, günü geceden ayıran o basit özgürlüğü bile elinden alıyor ama zihni, o zihnin ülkeyle, halkla, siyasetle kurduğu bağı hiçbir zaman tam olarak kesemiyor. Arkaş’ın satırlarında mahpus olmak, politik gelişmelere kapalı olmak anlamına gelmiyor — tam tersine, dışarıda olan biten her haber kırıntısı, her ziyaretçinin fısıltıyla taşıdığı söz, duvarın içinde daha da yoğunlaşarak yankılanıyor. Bir ziyaretçinin gözlerindeki tedirginlik, sesindeki o hafif titreme, anlatmadığı ama hissettirdiği her şey, hücrenin içinde koca bir dünyaya dönüşüyor. Mahpus olmak ülkeden ayrı kalmak da değil aslında. Beden dört duvar arasında kalsa da zihin, hafıza, duygu bağı ülkeyle birlikte nefes almaya devam ediyor belki de tam bu yüzden zindan, dışarıdaki her değişimi, her sarsıntıyı, her sevinci ve her yası daha keskin hissettiren bir mercek gibi işliyor. Dışarıda bir şey oluyor, içeride bir deprem gibi sarsılıyor. Dışarıda biri susuyor, içeride bir çığlık gibi yankılanıyor.

Yazar bu paradoksu hiç abartmadan, sükûnetle kuruyor. Fiziksel yokluk, siyasal ve duygusal bir var oluşu ortadan kaldırmıyor, aksine onu daha da derinleştiriyor. Bu da kitabı salt “içeride geçen zaman” anlatısı olmaktan çıkarıp, içeriyle dışarının birbirini durmadan beslediği, birbirinden ayrılamaz bir bütünlüğe dönüştürüyor. Duvarın içi ve dışı, iki ayrı dünya değil; aynı nehrin iki kıyısı gibi, birbirinden ayrı görünen ama aynı suyla beslenen iki parça.

Bir Bellek Çalışması Olarak Kitap

Arkaş’ın eserini yalnızca kişisel bir tanıklık olarak okumak, taşıdığı yükü eksik bırakır bence. Bu iki cilt, aynı zamanda Kürt tarihinin sözlü ve yazılı belleğine eklenen, özenle örülmüş bir halka. Kürt siyasal ve toplumsal tarihinde hapishane, sürgün, ayrılık ve bekleyiş uzun süredir edebiyatın ve sözlü anlatının en merkezi temaları arasında yer alıyor zaten. Nesilden nesillere aktarılan hikâyelerden, mektuplardan, türkülerden, ağıtlardan örülen köklü bir hafıza geleneği var. O türkülerde hep bir ayrılık, o ağıtlarda hep bir bekleyiş, o mektuplarda hep bir özlem vardır. Arkaş’ın kitabı da bu geleneğin doğal bir devamı gibi okunabilir. Resmi tarihin rakamlara, tarihlere, kuru siyasi olaylara indirgediği bir dönemi, tek tek insan deneyimlerinin, seslerin, bakışların, sessizliklerin içinden sabırla yeniden kuruyor. Bir isim, bir yüz, bir bakış, bir susuş — hepsi o büyük anlatının içinde kendine bir yer buluyor.

Bellek çalışması dediğimiz şey tam olarak bu değil mi zaten. Unutulmaya, silinmeye, resmi anlatının ilgisiz bir dipnotuna dönüşmeye direnen inatçı bir hatırlama pratiği. Arkaş, otuz üç buçuk yıllık bir zaman dilimini anlatırken aslında kendi hikâyesinin çok ötesine geçiyor, benzer deneyimleri yaşamış nice ismi, nice yüzü, nice sessiz kalmış hikâyeyi de bu ortak belleğe dahil ediyor. Kitaptaki “eksilen yüzler” ifadesi bu bağlamda çok şey söylüyor bize. Zindanda geçen her yıl, dışarıda bir isim daha eksiliyor, bir yüz daha unutulma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor, bir ses daha susuyor. O eksilen yüzlerin her biri, bir zamanlar bir sofrada gülmüş, bir mektuba dokunmuş, bir kapıyı çalmış insanlar. Yazarın yaptığı da tam olarak buna karşı sabırlı bir direniş kurmak kelimelerle, ayrıntılarla örülmüş bir hatırlama alanı açmak. Her cümle, unutulmaya karşı atılmış küçük ama kararlı bir adım.

Bu yönüyle kitap, Kürt toplumunun yakın tarihiyle hesaplaşan, giderek genişleyen bellek edebiyatının değerli bir parçası olarak da okunabilir. Tanıklık edebiyatının evrensel bir işlevi var çünkü acıyı estetize etmeden, ama unutturmadan da aktarmak. Ne mağduriyeti bir söyleme indirgemek ne de acıyı kolay bir kahramanlık anlatısına çevirmek. Arkaş bu ince dengeyi büyük ölçüde koruyor bence. Sadece yaşanmış olanı, elinden geldiğince dürüst, elinden geldiğince sakin bir dille kayda geçiriyor. Ne bir kahraman yaratıyor ne bir kurban sadece bir insanı, olduğu gibi, yaşadığı gibi anlatıyor.

İmralı Günleri

Elbette İmralı günleri de kitabın en merakla beklenen, en çok konuşulacak bölümlerinden biri. Ama yazar burada da tanıklığını bir siyasal manifestoya çevirmiyor. İnsani, ölçülü, dürüst bir dil tercih ediyor. Bu bölümler okurun basit merakını gidermekten çok, o dönemin nasıl bir sessizlik, belirsizlik ve bekleyiş atmosferinde yaşandığını hissettirmesi bakımından değerli. Denizin ortasında, ana karadan koparılmış bir adada geçen günler ufka bakarak geçirilen saatler, uzaktan geçen bir geminin bıraktığı köpük izi, rüzgârın getirdiği tuz kokusu, geceleri duyulan dalga sesi… Yazar en çok merak edilen ayrıntıları bile abartılı bir dramatizasyona kaçmadan, sakin ve mesafeli bir üslupla aktarıyor bu tercih de anlatının güvenilirliğini artırıyor.

Son Söz

Elinizdeki eser, yoksunluğun tam ortasında bile durmadan düşünülmüş, hayal edilmiş özgür bir hayatın hikâyesi. Otuz üç buçuk yıl boyunca “yolun yarısında” kalakalmış bir insanın, zamanın sessizce çektiği o görünmez ipin izini sürerek kendi hakikatine ulaşma çabası. Ama kitap bundan çok daha fazlasını taşıyor içinde. Bir insanın kişisel tanıklığını, Kürt tarihinin geniş, katmanlı bellek dokusuna ekleyen değerli bir katkı olarak da duruyor karşımızda. Resmi tarihin çoğu zaman gözden çıkardığı o küçük ama hayati ayrıntıları özenle kayıt altına alarak, unutmaya inatla direnen bir arşiv kuruyor. Her satır, bir taş daha ekliyor o hatırlama duvarına.

Bitirdiğinizde geriye kalan sıradan bir tarih kitabı değil zamanın gerçekte ne olduğunu, neyin belleğe kazınıp kalıcılaştığını yeniden düşündüren uzun soluklu bir okuma deneyimi. Belki de en önemlisi bu kitap tek bir insanın otuz üç buçuk yılını anlatırken, bir halkın kolektif hafızasına, yıllardır sessiz kalmış pek çok hikâyeye de usulca bir kapı aralıyor. Ve o kapının ardında, hâlâ anlatılmayı bekleyen çok daha fazla ses olduğunu hissettiriyor okura. O seslerin bazıları fısıltı, bazıları çığlık, bazılarıysa sadece derin bir nefes;ama hepsi orada, kapının ardında, birinin onları duymasını bekliyor.

 

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Geçmiş ile gelecek arasındaki köprü: Apê Musa

Sonraki Haber

Olmayan bir babanın oğlu olmak!

Sonraki Haber
Hüseyin Aykol

Olmayan bir babanın oğlu olmak!

SON HABERLER

Batman Petrolspor Bursaspor’a 2-1 yenildi

Yazar: Yeni Yaşam
19 Eylül 2026

Zembîlfiroş Wan’da sahnelendi

Yazar: Yeni Yaşam
19 Eylül 2026

Bugün 20 Eylül

Yazar: Yeni Yaşam
19 Eylül 2026

Yürü ya kulum; Eti Bakır!

Yazar: Yeni Yaşam
19 Eylül 2026

Bölgenin dizayn edilmesi ve süreç 

Yazar: Yeni Yaşam
19 Eylül 2026

Hüseyin Aykol

Olmayan bir babanın oğlu olmak!

Yazar: Yeni Yaşam
19 Eylül 2026

Çınar Yolcu

Zamanın durduğu yer 

Yazar: Yeni Yaşam
19 Eylül 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır