Öcalan’ın ‘kastik katil’ kavramı, burada tam anlamıyla aydınlatıcıdır. Kastik katil, tarihsel olarak avcı-erkeğin anacıl, komünal toplumu parçaladığı, kadını ve çocuğu köleleştirdiği anı simgeler
Derya Arslan
Toplumumuzda kadın cinayetleri, çocuk istismarları, tecavüz vakaları, işçi katliamları, intiharlar ve son dönemde yaşanan okul katliamları gibi olaylar, münferit adli vakalar olmaktan çıkmış, derin bir toplumsal çürümenin belirtileri haline gelmiştir. Bu acıların her biri, bireysel sapkınlıkların ötesinde, sistematik bir hastalığın tezahürüdür. Abdullah Öcalan’ın çözümlemelerinde vurguladığı gibi, bu olaylar kapitalist modernitenin, ulus-devletin ve erkek egemen iktidar sisteminin doğrudan sonuçlarıdır. Ahlaki temelini ve vicdanını yitiren bir toplum, kaos içinde debelenmekte; insanı insana kurt eden kapitalizm, genel bir güvenlik ve çürüme sorunu yaratmaktadır. En tehlikeli boyut ise toplumun refleksini ve vicdanını kaybetmesidir – zira kötülüğe tepki vermeyen, duyarsızlaşan bir toplum, “ölmüş bir toplum”dur.
Bu çürüme, yalnızca yerel ölçekte değil, küresel ağlarında da en çıplak haliyle ortaya çıkmaktadır. Jeffrey Epstein dosyaları, bu yapısal patolojinin uluslararası boyutunu gözler önüne sermektedir. Milyarder finansçı Epstein’ın, reşit olmayan yüzlerce kızı sistematik olarak istismar ettiği, insan ticareti ağı kurduğu ve bu ağı küresel elitlerle paylaştığı iddiaları, artık bireysel bir sapkınlık olmaktan çıkmış, erkek egemen kapitalist sistemin en rafine tezahürü olarak okunmalıdır. Dosyalar, siyasetçiler, iş insanları, krallar ve entelektüellerden oluşan bir ağın, yoksul ve savunmasız kız çocuklarını metalaştırarak sömürdüğünü, bu sömürüyü güç ve para ilişkileriyle ördüğünü göstermektedir.
‘Kastik katil’ zihniyeti ve küresel tecavüz kültürü
Öcalan’ın “kastik katil” kavramı, burada tam anlamıyla aydınlatıcıdır. Kastik katil, tarihsel olarak avcı-erkeğin anacıl, komünal toplumu parçaladığı, kadını ve çocuğu köleleştirdiği anı simgeler. Beş bin yıllık tecavüz kültürü, günümüzde hem sokaklarda, evlerde yaşanan kadın cinayetleri ve aile içi şiddet olarak, hem de Epstein gibi elit ağlarında tecavüzü olarak devam etmektedir. Epstein’ın Little St. James adasında ve malikânelerinde kurduğu sistem, tam da bu zihniyetin zirvesidir: Zengin ve güçlü erkekler, genç kızları para, bağlantı ve iktidar karşılığında tüketmekte, istismar etmekte ve sessizlikle örtbas etmektedir.
Bu ağ, kapitalist modernitenin bireyciliğini, metalaştırmayı ve güç hiyerarşisini en uç noktada yansıtır. Yoksulluk, güvencesizlik ve kırılganlık yaratan sistem, mağdurları “av alanı” haline getirirken, elitlere dokunulmazlık sağlar. Epstein dosyalarında adı geçen isimler arasında kurulan ilişkiler, cinsiyetçi tahakkümün nasıl sınıf ayrıcalığıyla birleştiğini gösterir. Öcalan’ın vurguladığı gibi, kadın sorunu tüm toplumsal meselelerin önündedir; kadın ve çocuk özgürleşmeden toplum özgürleşemez. Epstein olayı, bu özgürleşmenin ne kadar acil olduğunu küresel ölçekte kanıtlamaktadır.
Türkiye bağlantısı: Yerel çürümenin küresel yansıması
Epstein dosyalarının Türkiye ayağı, bu çürümenin sınır tanımadığını bir kez daha ortaya koymuştur. ABD Adalet Bakanlığı’nın yayımladığı milyonlarca sayfalık belgelerde, Türkiye’den reşit olmayan kızların Epstein’ın ağına çekildiği ve adaya taşındığı iddiaları yer almaktadır. Bu iddialar üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmış, muhalefet milletvekilleri konuyu TBMM’ye taşımış ve kayıp çocuk vakalarıyla bağlantı kurulması talep edilmiştir. Bazı Türk iş insanları ve isimlerin dosyalarda geçmesi, mahkeme kararlarıyla haberlere erişim engeli getirilmesi gibi gelişmeler, sistemin kendini koruma refleksini de göstermiştir.
Bu bağlantılar, Türkiye’deki çocuk istismarı ve kadın cinayetleri sorununu küresel bir ağın parçası haline getirir. Yerel yoksulluk, güvencesizlik ve erkek egemen kültür, mağdurları uluslararası sömürüye açık hale getirirken, elit ağları bu kırılganlığı kullanır. Ancak bu, Türkiye’yi istisna kılmaz; aksine, kapitalist modernite ve erkek egemen iktidarın her coğrafyada aynı mantıkla işlediğini kanıtlar. Yerel kadın cinayetleri, işçi katliamları, çocuk istismarları ve son okul katliamları ile Epstein tipi elit ağları, aynı yapısal hastalığın farklı tezahürleridir.
Kadın cinayetleri, işçi katliamları, okul katliamları ve çürümenin yerel yansımaları
Türkiye’de bu gerçek, acı verici rakamlarla kendini gösteriyor. Erkekler tarafından katledilen yüzlerce kadın, her yıl ortalama binlerce işçi ölümü, artan çocuk istismar dosyaları, yükselen intihar oranları ve son günlerde yaşanan okul katliamları, aynı sistemik hastalığın yerel tezahürleridir. 14 Nisan 2026’da Şanlıurfa Siverek’teki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde eski bir öğrencinin silahlı saldırısı 16 kişiyi yaralamış, saldırgan intihar etmiştir. Bir gün sonra, 15 Nisan’da Kahramanmaraş Ayser Çalık Ortaokulu’nda 14 yaşındaki bir öğrencinin beş tabanca ve şarjörlerle düzenlediği saldırı, bir öğretmen ve sekiz öğrenci dahil dokuz kişinin ölümüne, on üç kişinin yaralanmasına yol açmıştır. Bu, Türkiye tarihindeki en ölümcül okul saldırısı olarak kayıtlara geçmiştir.
Bu katliamlar, bireysel öfke veya akıl sağlığı sorunlarıyla açıklanamaz. Kapitalizm emeği metalaştırırken, erkek egemenlik kadını ve çocuğu nesneleştirir; ulus-devlet ise bu çürümeyi koruyucu mekanizmalarla örtbas eder veya yetersiz kalır. Toplum bu acılara karşı refleksini kaybettiğinde – cinayetler haber olup geçerken, işçi ölümleri “kaza” diye nitelendirilirken, istismar vakaları “aile meselesi”ne indirgenirken, okul katliamları “münferit olay” diye geçiştirilirken – vicdan körelir ve çürüme derinleşir. Gençlerin silahlı şiddete yönelmesi, toplumsal bağların parçalanmasının, ahlaki erozyonun ve geleceğin gasp edilmesinin en çarpıcı göstergesidir.
Epstein dosyaları, bu yerel çürümeyi küresel bir aynada yansıtır: Aynı erkek egemen zihniyet, aynı kapitalist sömürü mantığı, aynı vicdan kaybı. Farkı yalnızca ölçek ve koruma mekanizmalarındadır. Zengin ve güçlü olanlar, dokunulmazlık zırhıyla korunurken, yoksullar ve sıradan insanlar aynı şiddetle yüzleşir.
Vicdan kaybı ve ölü toplum
Öcalan’ın ısrarla vurguladığı nokta şudur: Bu olaylar münferit değildir. Kapitalist modernite insanı yabancılaştırır; ulus-devlet şiddet tekelini meşrulaştırır; erkek egemenlik en eski tahakküm biçimini sürdürür. Epstein ağı, bu üçlünün zirvesinde, elitlerin ahlaki çöküşünü somutlaştırır. Toplum kötülüğe tepki vermez, refleksini kaybederse “ölmüş toplum” haline gelir. Dosyaların yarattığı şok dalgalarına ve okul katliamlarının yarattığı acıya rağmen, sistemin kendini koruma refleksi – örtbaslar, yetersiz soruşturmalar, bireyselleştirme – tam da bu ölümü besler.
Bu çürüme, sadece mağdurları değil, tüm toplumu zehirler. Duyarsızlık, normalleşme ve sessizlik, sistemi besler. Çözüm ise bireysel değil, paradigmatiktir: Demokratik moderniteye geçiş. Yani kapitalizm yerine komünal ekonomi ve dayanışma; ulus-devlet yerine demokratik ulus ve özerklik; erkek egemenlik yerine kadın özgürlüğü ve eşitlik. Kadın devrimi, ekolojik ekonomi ve ahlaki-politik toplum inşası, vicdanı yeniden canlandırabilir. Epstein gibi ağların varlığı, okul katliamları ve Türkiye’deki yansımaları, bu geçişin ne kadar zorunlu olduğunu gösterir.
Toplumsal çürüme, kader değildir. Refleksimizi, vicdanımızı ve örgütlülüğümüzü yeniden kazanmak, hem yerel acılara hem de küresel istismara karşı durmanın ilk adımıdır. Her kadın cinayeti, her işçi ölümü, her çocuk istismarı, her okul katliamı ve Epstein dosyalarının ortaya koyduğu gibi her sömürü vakası, sistemin sorgulanmasını ve değiştirilmesini dayatır. Bu zincirin en acı halkalarından biri de, 5 Ocak 2020’de Dêrsim’de yurttan çıktıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamayan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun akıbetidir. Yıllarca “kayıp” diye nitelendirilen, ancak 2026 Nisan’ındaki gelişmelerle artık cinayet olarak soruşturulan Gülistan’ın davası, erkek egemen tahakkümün, kamu gücüyle örtbas girişimlerinin ve adaletin gecikmesinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Gülistan Doku ve onun gibi katledilen, kaybedilen, istismar edilen yüzlerce kadın, aynı sistematik hastalığın sessiz çığlıklarıdır. Öcalan’ın dediği gibi, kötülüğe karşı tepki göstermeyen toplum ölür; tepki gösteren, örgütlenen ve dönüştüren toplum ise yaşamın yeni ve güçlü ağlarını yaratır. Bu örgütlülük ağı hesap sorucu ve çözüm üreticidir. Bugün örgütlü olmak, dünden daha büyük bir ihtiyaç ve özsavunmadır…









