Dünya Kupası’nın kaçınılmaz “büyük coşkusunu” yaşadığımız bu günlerde; gördüğünüz statların, otellerin ve mesela alışveriş merkezlerinin altında kimlerin kaldığını ve hemen sonrasında, o beton cesetlerinin altında kefensiz yatan şehirlerin durumunu anlatmak istiyordum. Brezilya’da, 2014 Dünya Kupası öncesinde, bu kentsel sürgüne karşı örgütlenmesine dahil olduğum mahalle direnişlerinden söz edecektim mesela. Ama bu şampiyonadan hemen önce, Zapatistaların, “Capitán Marcos”un aynı başlıklı bildirisinden parçalar koymanın daha iyi olacağını düşündüm. Yazacaklarım başka zamana kalsın.
Ve neden bu yazının imzasının “Subcomandante Marcos” değil de “Capitán Marcos” olduğunun hikâyesini de bir başka zaman anlatırım; güzel hikâye…
‘…Dünya Kupası ve bütün o tantanayla birlikte futbola gelelim —ki bu tantana, laf aramızda, FIFA’nın, futbol topunun etrafında dönen bütün ticaretle ittifakı sonucu dayatılıyor—; “turistleri memnun etmek” için yaratılan ve sosyal sınıfına bakmaksızın kent nüfusu arasından kurbanlar alan kentsel yıkıma; soylulaştırmaya; işportacıları ve Dünya Kupası hatıralarını, ayrıca “Vatan”ın görüntüsünü bozan başka varlıkları — (grevdeki) öğretmenleri, kayıp annelerini, köylüleri, Politeknik öğrencilerini, hamalları— kaldırmaya ya da “saklamaya” dönük estetik —ve etnik— temizliğe; ve gerçeği makyajlama yönündeki nafile çabalara.
Bir topun —dikkat: Adidas marka— yuvarlanmasında sosyal sınıflar var mıdır? Mahalle futbolu, kır futbolu, profesyonel sentetik sahalardaki futbolla aynı şey midir? Futbol “halkların afyonu” mudur?’…
‘Evet, futbol, 1978 Arjantin’inde olduğu gibi suçları gizlemeye çalışabilir. Ama aynı zamanda, örneğin Alman Paul Breitner’in Videla Askerî Cuntası’nı protesto etmek için oynamayı reddettiği yerdir de. Ve yakın zamanda Barcelona takımından Katalan Lamine Yamal, bir zaferi Filistin bayrağı sallayarak kutladı. Daha önce, Bofo Bautista 2004’te Chiapas, Tuxtla Gutiérrez’de Chivas formasıyla gol attığında kar maskesi takmıştı. Mart 2006’da ise Atlas taraftar grubu “Frente Rojinegro”, Altıncı Deklarasyon’a katılımcı olarak bir toplantıya, üzerinde “Soldan Hücum” yazan bir pankartla geldi. Plastik sanatçısı Banksy’nin bir Zapatista topluluğunda, kar maskeli bir futbolcunun beş köşeli kırmızı yıldızın üzerinde röveşata yaptığı ve “Futbolla özgürlüğe” sözünün yer aldığı bir duvar resmi yaptığı söylenir. 1950 Dünya Kupası’nda Uruguay millî futbol takımının kaptanı olan Obdulio Varela, Maracanã Stadyumu’nda taktik ve strateji, direniş ve isyan üzerine bir ustalık dersi verdi ve bütün politik el kitaplarından daha fazlasını öğretti.
Ve Kayıp Anneleri şimdi, kolalı içecekler, abur cuburlar ve alkollü içecekler tarafından, ayrıca ahlak ve güzel davranış dersleri vermeye kalkışan Trumpçı FIFA tarafından sponsorluğu yapılan bir Dünya Kupası sahtekârlığına karşı acımasız bir gerçeği dayatıyor. Oyuncuların reklamlarının ve fotoğraflarının üzerini, kaybedilenlerin fotoğraflarıyla donatıyor; tıpkı gerçeğin, sabah basın toplantısını finanse eden kolalı içeceğin sanal dünyasına dayatması gibi.’
‘Futbol, neredeyse her şey gibi, suç ile direniş, otoriterlik ile isyan, ticaret ile oyun, barbarlık ile soyluluk arasında gidip geliyor.’
‘Eskiden bazı yerlerde —hâlâ öyle mi bilmiyorum— birinin stadyuma küçük bir transistörlü radyo götürmesi ve maçı izlerken aynı anda radyo yayınını dinlemesi yaygındı. Ev sahibi takım yeniliyorsa ve gerçekten hiçbir şey yapamıyorsa, etrafındakilerin cihazı taşıyana şöyle bağırması şaşırtıcı değildi: “Radyonun sesini aç, orada kazanıyoruz!”’
‘Futbol sizi çekmiyorsa —“Tanrı’nın bağında her şey var” derdi büyükannem— ve sizi birkaç haftalık gürültülü bir yalnızlığın beklediğini öngörüyorsanız, moralinizi bozmayın. Herkes fikir belirtirken söyleyecek hiçbir şeyiniz olmamasının utancını size yaşatmayacak şeyler olmalı. Benim önerim şu: Maç hangisi olursa olsun, hakemi kötüleyin. Bu şaşmaz ve herkesi ortak fikirde buluşturur.
Ve her ne olursa olsun kimse, Shakespeare’in Hamlet’inin sormadığı ama sorması gereken o varoluşsal sorudan kaçamayacaktır:
‘Hangi takımı tutuyorsun?’









