Ertelenen yaşamların her şeyi geciktirdiği bir dünya dönüyor. Bir girdap rüyalara giriyor ve her şeyi kabusa çeviriyor. Eskiyen yerleri ağrıyor insanın, sızlıyor eksik kalan ne varsa. Bir tekrar, bir nakarat ya da tek bir yankı. Evet, yankılanan yansıyor hayatın içine.
Şekli varmış gibi dünyanın, bir mekân tahayyül ediyoruz ve havsalamız bir alaka, bir akrabalık ve bir yakınlık kuruyor hemen. Sanki her şey zamanın içinde de bu zamanların dışarısı yokmuş gibi. Tekleyen hafıza, birbirine benzeyen renkler, uzakları yakın gösteren umutların hilesi. Kanmak varsa kanamak da var kadar eski bir gerçek, gelip adres sormadan buluyor insanı. Hem de çok gerçek, çok da aniden.
Iskalanmış, vazgeçilmiş, koyverilmiş hayatların karnavalında sınanıyor dünya. Beklenen sevinçler, gözetilen umutlar, terk edilmiş sızılar bir bir yakalıyor insanı ve fısıldamıyor, bağırıyor artık: Gelecek gelmeyecek. Israrla altı çizilmiş cümleler hatta raylar götürüyor buradan yolu gözlenen ne varsa.
Kaybolmuş bir balon, üzülmüş bir şemsiye, ıslanmış bir gülüş, adım adım kaçan keyifler, birer barikat gibi kuşatıyor insanı. Jargonu unutulmuş devrimler, nerede başladığı bilinmeyen dertler, keşfedilmeyi bekleyen esaretler ve gelmeyen cesaretler tarihin hangi sayfasını kopardı kim bilir.
Cüret etmenin heyecanı bedenleri titretirken, düşünceye yeni yollar buluyor. Öyleydi ya ezelden beri; ya yol bulunur ya da yol açılır. Gitmek artık bir eylemden ziyade bir hayal, bir istek ve ömür boyu süren bir beklemek.
Kaybetmekten bahsediliyor, asla yaşamamış olanların dilinden düşüyor hem de hiç düşünmeden. Hissetmek var bir de, söze de işarete de yer bırakmayan bir gerçek. Çelişkiler yumağında hassas kalpler için ilanlar veriliyor, ölüm ilanları ve bu kayıpların adı anında siliniyor.
Duyguların tatbikatı, durgunluğun akıbetsizliği, takip edilen, taklit edilen yani tamah edilen her neyse bir bumerang olup vuruyor hayatı. Sonrası hayatsızlık ve içi boşaltılmış ilişkiler. İnsan yalnız gelirdi ve yalnızca giderdi, diye bir gerçek yaşamın kalbini söküp alıyor. Kanlı bir savaş değil, sıradan ve alışılmış bir düzen.
Mevsimler değişiyor, takvim yaprakları dökülüyor, insan değişiyor ama dünya sadece dönmeye devam ediyor. Burası bu kadardır diye bir hüküm, tüm hevesleri dünyanın başına yıkıyor. Kalmanın mekânsızlığı bir imkânsızlığı çağırıyor; durmak yok, durulmak var.
Makul istekler, manasız tepkiler kalabalık bir gürültü olup insanı sağır ediyor. Kimler konuşursa konuşsun bir sessizlik bazen tüm seslere bir es verdiriyor. Güç, arzu ve hırs yani dünyanın en kötü harikaları, dönüp dönüp insanı bir şekilde yakalıyor ve tutsak ediyor kendine. Dünyaya yakalanmış insan, dünyada en fazla bir mahkûmdur ve özgürlük bir tahayyülden öte değildir.
Yalanları var insanların ve gerçekleri. İşte tam da burada birbirine çarparak bölünüyor ve eksiliyor her şey. Tahmin edilemeyen doğrular, tatmin etmeyen sorular ve hizasından kaçan sözcükler. Hayatın imla kuralları imha edildi ve artık tüm cümleler bir uçurumun kenarında duruyor.
Düşenler en önce düşlerinden düşecek ve düşüşler birer ritim olup tüm dünyayı ayağa kaldıracak.
Haftanın kitap önerisi: Yılmaz Güney, Soba, Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz / Güney Filmcilik









