Bir masanın etrafında karşılıklı oturan iki taraf var, evet. Dışarıdan bakıldığında aynı havayı soluyor, aynı kelimeleri telaffuz ediyorlar; fakat ortada bambaşka iki dil, birbirinden tamamen farklı iki gramerin olduğu da gerçek. Bu farkın en somutlaştığı yer “zaman”… Her şeyden önce ortada iki zaman olduğunu ve bunların çarpıştığını kabul etmek gerekiyor. Bunlar, Kürtler ve devletin zamanı. Devletin zamanı bekleme, ertelemeden ibarettir; dosyalardan, mühletlerden konuşur ve bölünebilir, ertelenebilir, yönetilebilirdir. Kürtlerin zamanı ise kanlı canlı yaşanıyor ve bedenlerde geçiyor. Ertelenen bir yıl, ertelenmiş değil kaybedilmiş bir yıl gibi geliyor. Erteleme devlet için bir yöntemken, Kürtler için ise katlanılamaz bir bedel…
Buradan hareketle çözüm sürecinin gidişatındaki ana arterlere tekrar odaklanmak istiyorum.
Sağır sultan duydu, devletin zihnindeki ütopya “Terörsüz Türkiye” olarak kodlanmış durumda. Dikkat edilirse bu, eksiltmeye dayalı, bir şeyin hayatımızdan çıkmasıyla ve “yokluğuyla” tanımlanan negatif bir olaydır, basit bir çıkarma işlemidir. Masanın diğer tarafındaki Kürt Hareketi’nin olayı ise “Demokratik Toplumun İnşası”dır; yani mevcudun üzerine yeni bir varlık alanı eklemeyi gerektiren, toplamaya dayalı pozitif bir durum. Biri eksiltmeye diğeri çoğaltmaya dayalı iki bakış. Tüm hikâyenin özeti biraz budur benim için.
Başlarken değindiğim Kürtlerin ve devletin zamanı gerçeğinden hareketle, ortada birbirinden farklı hızlarda çalışan iki ayrı saat var. Devletin saati silahlar sustuğunda sonsuza dek durmaya kilitliyken, hareketin saati ise asıl o saniye işlemeye başlamaya kararlı.
Bu durumu ya da farkı biraz daha somutlaştırarak ifade edeyim. Devlet, barış sürecini bir filmin o rahatlatıcı final sahnesi gibi kurguluyor. Silahlar toprağa gömülmüş, örgüt kendini feshetmiş, dağdakiler evine çeşitli sınırlılık ve şartlarla dönmüş diyelim. Kamera ağır ağır gökyüzüne doğru uzaklaşıyor, arkadan kahramanlık hissi veren bir müzik yükseliyor ve ekranda beliren “Terörsüz Türkiye” yazısıyla film bitiyor. Bu devletin filmi.
Sayın Öcalan perspektifinde ise aynı sahne, filmin bittiği an değil; asıl büyük hikâyenin başlayacağı o görkemli açılış sekansına denk geliyor. Devlet cümlenin sonuna kalın bir nokta koymak için masada dururken, Sayın Öcalan ‘demokratik toplum inşası’ ekseninde o cümlenin sonuna iki nokta üst üste koyup yepyeni bir paragraf açmak istiyor.
Bu felsefi yarılma, siyasetin ve hukukun o soğuk diline de birebir yansıyor. Devletin bugünlerde Meclis’e getirmeyi planladığı şey, ısrarla vurgulamayı tercih ettiği üzere “müstakil ve geçici” bir yasa tasarısıdır. Oysa diğer tarafın grameri; silahsızlanmayı, dağdan dönüşleri, siyasete eşit katılımı ve en önemlisi hak güvencelerini tek bir pakette yoğuran, demokratik toplumun genetiğini oluşturacak bir “kök yasa” talebidir. Burada da fark ilginçtir. “Kalıcı” ile “kök” talepleri kıyasıya bir savaş halindedir. Çünkü bu coğrafyanın çok acı, yazılı olmayan bir kuralı var. Türkiye’de geçici yasaların her zaman kalıcı tahribatları olurken, kalıcı sanılan temel hakların ömrü hep çok kısa oldu.
Bundan ötürü, tüm bu farklı gramerler arasında, en hayati başlıklar olan kimlik ve örgütlenme özgürlüğü karşımıza dikiliyor. Barış dediğimiz olayda silahlar susacaksa toplum konuşmalıdır. Toplum konuşmayacaksa barışın anlamı nedir? Barış, devleti tekillik kibrinden kurtarıp, toplumu devleti dönüştürebilecek bir özne haline getirmektir. İnsanların kendi kimlikleriyle, kendi renkleri ve kültürleriyle kamusal alanda var olabilmesi, sivil ve siyasi alanda korkusuzca örgütlenebilmesi bu sürecin oksijenidir diyebiliriz. Kimliğin bir “bölücülük” ya da güvenlik tehdidi parantezinden çıkarılıp anayasal bir zenginlik olarak görülmediği, insanların derneklerinde, partilerinde veya mahalle meclislerinde kendi aidiyetleriyle örgütlenemediği bir toplum konuşamaz.
G.T. Lampedusa’nın o meşhur “Leopar” romanındaki herkesin ezbere bildiği cümleyle ifade edersem; “Her şeyin olduğu gibi kalmasını istiyorsak, her şeyi değiştirmeliyiz.’’
Türkiye siyasi tarihine baktığımızda şöyle bir ders alıyoruz. Devletinin genlerinde, büyük kuruluş veya buhran dönemlerinde ortaya çıkan esnek, yerelci ve çoğulcu bir damar hep oldu. Ancak tarih bize acı bir şekilde gösteriyor ki; kriz atlatılıp merkezî otorite ayaklarını yere sağlam bastığı anda, o esneklik derhal geri çekilip ve bildiğimiz güvenlikçi devlet aklı tüm ağırlığıyla geri dönüyor. Kuruluş ihtiyacı geçince, tehdit dağılınca, merkez rahatlayınca güvenlikçi refleks geri geliyor. Esneklik bir ilke değil, bir mevsimdir devletin hafızasında.
Bugünkü barış ihtimalinin önündeki en büyük uçurum da buradadır. Devlet, Kürtlere ve onların kendi kimlikleriyle örgütlenme özgürlüğüne sadece bölgesel sıkışmışlıkları, jeopolitik krizleri aşmak için dönemsel bir taktik olarak mı tahammül edecek? Yoksa demokratik çoğulculuğu, artık geri dönülemez kalıcı bir hukuk ilkesi yapmaya razı mı gelecek? Bir devlet açısından kendini hissettiği uçurumun kenarından almak, güvenliğini ve bütünlüğünü savunmak elbette son derece meşru bir reflekstir. Fakat devleti kurtarmakla, o bildiğimiz köhne “devletçiliği” kurtarmak bambaşka şeylerdir.
Nedir devletçilik? Devletçilik son tahlilde omuzlarımıza çöken bir yüktür; çünkü devleti toplumdan üstün tutar, güvenlik paranoyasını hukukun önüne koyar, en ufak bir kültürel farklılığı ve sivil örgütlenmeyi potansiyel bir ihanet sayar. İtaat etmeyi yurttaşlığın yegâne ölçütü hâline getirip toplumsal nefesi keser. Eğer devlet, Kürtlerle girişeceği bu yeni süreci o eski, baskıcı devletçiliğini yeniden restore etmek için kullanacaksa, masadan barış çıkmaz.
Bu süreç, devlet aklı açısından “devlet” ile “devletçilik” arasında bir karar anı olarak da okunabilir. Çünkü devletin gerçek kurtuluşu, biraz da kendi yarattığı bu devletçilik putunu yıkmasına bağlıdır. Bu bağlamı, önümüzdeki günleri düşününce, şahsen çok hayati buluyorum. Bu topraklar dahil; barış süreçleri, tarafların anlaşamamasından öte; masadaki o kırılgan uzlaşmayı siyasetçilerin ömründen daha uzun süre yaşatacak sağlam bir hukuki çıpa kurulamadığı için can verdi, veriyor.
Günün sonunda her iki tarafın ütopyasını veya gramerini birbirine düşman etmeden birleştirecek bir ara formül bir kesişim kümesi masada olmalı. Niyet çözümden yana ise bu çok zor değil. Süreç, demokratik bir topluma tahvil edilirse formül yerine gelmiş olur. Toplumun, kendi özgür kimliği ve örgütlülüğüyle gürül gürül konuşmasıdır temel espri. Özetlersem, devletin tahayyülü ile Sayın Öcalan’ın tahayyülü arasında bir boşluk var.
Bu boşluğu dolduracak şeyin adı “hukuk”. Zaten baştan beri vurgu yapılan şey de bu.









