Rojava’da yaşanan gelişmeler Bakûr Kürdistan ve Türkiye ile doğrudan bağlantılı. Bu olaylar aynı aklın ürünüdür. Türkiye’deki sürecin ilerlememesi durumunda Rojava- Suriye’de ortaya çıkan dengenin bir anda bozulacağı aşikardır. Türk devlet aklının, onu temsilen yönetimi elinde bulunduran AKP-MHP iktidarının böyle bir mesaj verdiği açıktır
Ali Sinemilli
Ne zamanki, Türkiye’de devam eden süreçte bir duraklama yaşanıyor, işler yolunda gitmiyor, hiç istisnasız, Rojava-Suriye’de olaylar meydana geliyor. Özerk Yönetim ile Şam hükümeti arasında sorunlar çıkıyor. Kürt halkı ile Arap halkı karşı karşıya getirilmek isteniyor.
Hesekê’de gelişen saldırıyı ve ardından yaşanan olayları da bu pencereden değerlendirmemek mümkün gözükmüyor. Önce ‘QSD’li Kürt savaşçı Sîpan Hiznî’ye saldırı oldu. Ardından gelişen olaylar ile birlikte, Şam hükümetine bağlı güçler Kobanê şehir merkezini adeta işgal etme girişiminde bulundu. Denilene göre, cezaevinde bulunan tutsakların Halep’e nakli planlanıyormuş. Hem de halkın topyekûn ayağa kalktığı, HTŞ-Şam yönetimine öfke kustuğu bir anda.
Halep’ten gelen güçlerin Kobanê şehir merkezinde ne işi var? Bunlara neden izin veriliyor, böyle bir girişimin doğal bir provokasyon olduğu bilinmiyor mu? Ciddi tartışma konusu.
Fakat anlaşılan, birileri bu entegrasyon meselesini ciddi ciddi yanlış anlamış durumda. Entegrasyon merkezi yönetimin dediklerini uygulamak, bunlara itiraz etmemek olarak algılanmış. Kobanê şehir merkezinden yansıyan görüntüler, Halep’ten gelen HTŞ güçlerinin müdahalesi, bunlara ciddi bir tepkinin gösterilmemesi, bu anlama geliyor. Öyle ki, bu güçler birkaç kontrol noktasını -ki bu noktalarda ‘QSD’ güçleri, Asayişe bağlı güçler bulunuyor- geçip şehir merkezine ulaşıyor. Yani öyle ha deyince ulaştıkları bir Kobanê söz konusu değil. Cezaevi de zaten şehir merkezinde bulunuyor.
Yereldeki komuta bu tür güçler içeri girmeyecek dese, bunların bırakalım şehir merkezini, ucuna yaklaşmayacakları biliniyor. Daha birkaç ay önce, zaten bu güçler kendilerini denemiş ve şehre giremedikleri için anlaşma yapmak durumunda kalmıştı. Buna rağmen tüm bu acayip durumlar yaşanıyor. HTŞ’ye bağlı güçler şehrin ortasına kadar geliyorlar, ağır kayıpların yaşanmasına neden oluyorlar. Ve nihayetinde halkın tepkisi ile karşılaşıyorlar, kuşatmaya gelenler kuşatılıyor ve gerisin geri kaçmak zorunda kalıyorlar. Güçleri yetse, gözleri kesse gelenlerin orada kalmak istedikleri her biçimde anlaşılıyor.
Elbette, Rojava üzerinden gelişen bu saldırıların çoklu nedenleri var. Rojava’nın mevcut pozisyonunu dahi hâlâ hazmedemeyenler var. Bunlar fırsatını bulsalar, Rojava Özerk Yönetimi ile Şam’ın yaptığı anlaşmaları bir yana bırakıp bölgede tam bir tekçi rejim inşa etmek istiyorlar. Biliyorlar ki, biçimi değişse de muhteva olarak Rojava halkının iradesine dayanan bir yerel yönetim deneyimi varlığını sürdürüyor. Bu yerel yönetim peyderpey kendisini daha da kurumsallaştırıyor.
Kürt halkı başta olmak üzere, bölgedeki halklar, farklı inanç grupları 15 yıla yaklaşan Özerk Yönetim deneyiminden aldıkları güçle yaşamlarını örgütlüyorlar, dayanışmalarını büyütüyorlar. Yani öyle birilerinin yansıtmaya çalıştığı gibi siyasal-politik etkisi ortadan kalkan, toplumsal örgütlülüğü dağılan bir yapı söz konusu değil. Ayakta, mücadele eden, daha fazla da mücadele edebilecek bir halk gerçekliği söz konusu.
İşte! Tam da bu nedenle Rojava’ya dönük saldırılar durmuyor. Bu saldırılar ile hem Rojava halkının iradesi kırılmak isteniyor hem de Bakûr Kürdistan-Türkiye’de devam eden süreç ile ilgili Kürt tarafına esaslı bir mesaj iletiliyor. ‘Süreç bizim istediğimiz çerçevede ilerlemez, çıkarlarımıza hizmet etmez ise, eski yol ve yöntemlere başvurur, katliamcı siyasete geri döneriz’ deniliyor.
Bu anlamıyla, Rojava’da yaşanan gelişmeler Bakûr Kürdistan ve Türkiye ile doğrudan bağlantılı. Bu olaylar aynı aklın ürünüdür. Türkiye’deki sürecin ilerlememesi durumunda Rojava- Suriye’de ortaya çıkan dengenin bir anda bozulacağı aşikardır. Türk devlet aklının, onu temsilen yönetimi elinde bulunduran AKP-MHP iktidarının böyle bir mesaj verdiği açıktır.
Fakat onların da hesap etmediği ya da hesap etseler de gözlerden ırak tutmak istedikleri önemli bir husus var. Kuzey Kürdistan- Türkiye halkları iki yılı geride bırakan süreçte ciddi bir tartışma süreci yaşadılar, birbirlerini daha fazla dinlediler, konuşma fırsatı buldular. Bu süreç halkların daha fazla birbirine yaklaştığı, Önder Apo’nun demokratik toplumcu paradigması ile daha fazla tanıştıkları bir süreç oldu. Bu dönemde tümüyle olmasa da, eskinin uç siyasal eğilimleri önemli oranda zayıflarken, eşitlikçi, özgürlükçü eğilim daha fazla yaşam imkanı buldu.
Böyle bir zeminde halkları -bunlar hiç olmamış gibi- karşı karşıya getirmek, milliyetçi saiklerle harekete geçirmek dün yapıldığı kadar kolay değildir. Gidişat, bu saldırıları yapanlar istemese de- özü itibariyle- Önder Apo’nun öngördüğü çerçevededir. Karşıtlık üzerine kurulu, birbirini redde dayanan siyasal atmosfer dönüşüm geçirmektedir ve bunun sonuçları önümüzdeki dönemde daha fazla hissedilecektir. Kuşkusuz, saldırılar olmaz, böyle bir risk yoktur denilemez. Ama Önder Apo’nun iki yıllık emeğinin böylesi bir siyasal, toplumsal zemin yarattığı da tartışma götürmez.









