• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
15 Eylül 2026 Salı
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Paris Toplantısı: Öcalan Kürtler ile Türkler arasındaki ‘Pirus Savaşı’nı nasıl önledi? (2)

15 Eylül 2026 Salı - 23:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum

Kimliklerinin açıklanmaması koşuluyla konuşan kaynaklara göre, bu çizginin “Paris mutabakatlarını” ve bunların ardından gündeme gelebilecek düzenlemeleri kolaylaştırması karşılığında Katar tarafından 40 milyar dolara varan bir meblağla teşvik edilmeye çalışıldığı öne sürülüyor

Belki de buradaki en derin paradoks şu: Savaşların onlarca yıl boyunca gerçekleştiremediği şey, Kürtlerin başkalarının çatışmalarının nesnesi olmaktan çıkıp kendi tarihlerinin şekillendirilmesinde bizzat özne hâline gelmeleriyle mümkün hâle gelebilir. Bugün bu durum, farklı düzeylerde Suriye ve Türkiye’de somutlaşmaya başlıyor.

Ferhad Hami / Şiraz Hami

Bir önceki makalemizde, “Paris Toplantısı”nın bağlamını, ilan edilen amaçlarını ve etrafında bir araya gelen aktörleri ele almış; ardından toplantının sahadaki yansımalarının, bu amaçların ötesine geçen ve birbiriyle iç içe geçmiş hesapları nasıl ortaya çıkardığını incelemiştik. Toplantı, bir yönüyle, Türkiye ve Suriye’nin çıkarlarının kesiştiği bir zeminde Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) tasfiyesini hedefleyen bir sürecin parçası olarak görünürken, diğer yandan İsrail ve ABD’nin Suriye sahasındaki kazanımlarını pekiştirmiş ve “Kürt dinamiği”nin Tahran’a, hatta potansiyel olarak Ankara’ya karşı bir kaldıraç olarak kullanılmasının önünü açmıştır.

Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, toplantının doğrudan hedeflerinin işaret ettiğinden çok daha karmaşıktı. SDG’yi tasfiye etmeyi amaçlayan süreç, zorunlu olarak Kürt siyasi özneselliğini ortadan kaldırmaya yönelik değildi. Aksine, bu sürecin içinde Kürt siyasi dinamiğinin farklı bir biçimde yeniden yapılandırılmasının ve Suriye sahasının çok ötesine uzanan yeni bir işlev kazanmasının tohumları bulunuyordu. Ankara’nın Suriye içinde çözmeye çalıştığı mesele, giderek ABD, İsrail ve Körfez ülkelerinin İran ve onun bölgesel müttefiklerine ilişkin hesaplarının kesiştiği daha geniş bir bölgesel denklemle iç içe geçiyordu. Bu yeni dinamik içerisinde Kürt siyasi özneselliği, yerel bir mesele olmaktan çıkarılarak bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillendirilmesinde stratejik bir unsura dönüştürülebilirdi.

Bu dönüşümün arkasındaki düşünce, sahadaki temel bir askerî açmazdan doğdu. İsrail ve ABD, İran rejimini devirmeye yönelik çabalarında, sahada etkin biçimde faaliyet gösterebilecek ve askerî üstünlüğü belirleyici siyasi sonuçlara dönüştürebilecek yeterli bir kara gücünden yoksundu. Bu eksiklik, İran rejiminin direncini korumasında ve bugüne kadar ayakta kalabilmesinde rol oynayan temel unsurlardan biri hâline geldi.

Tam da bu bağlamda, Kürt faktörü, söz konusu denklemin içerisinde yeniden işlevlendirilebilecek bir unsur olarak giderek öne çıkmaya başladı. ABD Kongresi’nde Lindsey Graham, “Ortadoğu’daki Kürtlerin korunması”na yönelik bir yasa tasarısı hazırlığı başlatırken, Berlin ve Londra’da Yahudi-Kürt konferansları düzenleniyordu. Bütün bunlar, iki taraf arasındaki bağları güçlendirmeye, siyasi destek toplamaya ve sürece ivme kazandırmaya yönelik daha geniş kapsamlı bir seferberlik çabasının parçaları olarak görünüyordu.

Peki Ankara, bu tür paralel senaryoların şekillenmekte olduğunu nasıl fark etti? İsrail basınında yer alan haberlere göre, ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance, İsrail’in planın ayrıntılarını Türkiye’ye sızdırdığından şüphelendiği yetkililer arasında yer alıyordu. İddiaya göre bu sızıntının amacı, söz konusu planı önceden engellemek veya sekteye uğratmaktı. Aynı haberlere göre Mossad, İran’a karşı olası bir savaşın ilk aşamasında kullanılabilecek Kürt kara gücünün mevcudunu yaklaşık 15 bin savaşçı olarak değerlendiriyor ve bu gücün Zagros Dağları’ndan hareket edeceğini öngörüyordu.

Ancak asıl önemli soru şudur: Bu senaryonun merkezinde tam olarak hangi Kürtler bulunuyordu?

Bazı kaynaklara göre, ilk bakışta söz konusu edilen güç, Irak Kürdistan Bölgesi’nde bulunan İranlı Kürt gruplardı. Ne var ki bu grupların büyük bölümü, böylesine geniş çaplı bir savaş için gerekli örgütlenme ve seferberlik kapasitesine sahip değildi. Bu nedenle 15 bin kişilik rakamın yalnızca “buzdağının görünen kısmı” olması ya da daha geniş bir planı perdelemek amacıyla öne sürülmüş bir sayı olması daha muhtemel görünmektedir. Kürt kaynakları ise SDG’nin geride kalan unsurlarının, Peşmerge güçlerinin ve silahlı İranlı Kürt grupların bir araya getirilmesini öngören daha geniş kapsamlı bir senaryodan söz etmektedir. Böyle bir birleşimin, teorik olarak yüz binlerce kişiden oluşan bir güç ortaya çıkarabileceği ileri sürülmektedir.

Bu noktada söz konusu rakamın anlamı da değişiyor. Mesele artık yalnızca sınırlı bir İranlı Kürt gücünden ibaret değildi. Asıl mesele, sınırları aşan Kürt dinamiklerinin, Tahran’la yürütülecek daha geniş kapsamlı çatışmanın denklemi içerisinde tek bir güç olarak bir araya getirilmesine yönelik bir girişimdi. İddiaya göre böyle bir gücün, İsrail ve güvenlik kurumlarıyla koordinasyon içinde ve Amerikan himayesi altında hareket etmesi öngörülüyordu.

Ancak böylesi bir planın siyasi ve operasyonel açıdan harekete geçirilebilir hâle gelmesi için, öncelikle onu taşıyabilecek bir ideolojik çerçevenin oluşturulması gerekiyordu. Bunun için Kürt milliyetçisi söylemin güçlendirilmesi, sembollerin ve bayrakların öne çıkarılması ve farklı Kürt aktörlerin Irak Kürdistan Bölgesi’nde tek bir siyasi merkez etrafında bir araya getirilmesi hedefleniyordu. Buna paralel olarak, Özerk Yönetim’in siyasi mirasının itibarsızlaştırılması ve Öcalan ile barış sürecine yönelik saldırıların yoğunlaştırılması da bu çerçevenin bir parçası olacaktı.

Dikkat çekici olan ise, bu örüntünün unsurlarının daha sonra Suriye Kürtlerinin siyasi sahnesinde, farklı ölçülerde de olsa, ortaya çıkmaya başlamasıdır. Bu durum ciddi bir soruyu gündeme getiriyor: Bu söylemin yükselişi yalnızca içeride yaşanan siyasi bir dönüşümün sonucu muydu, yoksa Kürt dinamiklerini bölgesel çatışmanın içerisinde yeniden konumlandırmayı amaçlayan daha geniş kapsamlı bir seferberlik sürecinin parçası mıydı?

Ankara’nın kendi kurduğu tuzağa düşmesi

Ancak söz konusu planların açığa çıkması, Türkiye’deki devlet çevreleri açısından çok daha derin bir kaygıyı beraberinde getirdi: Bu gücün ilerleyen bir aşamada Ankara’ya karşı bir baskı, hatta siyasi bir dayatma aracına dönüştürülebileceği endişesi. Meselenin özünde, 7 Ekim’den bu yana Türkiye’nin devlet aklının taşıdığı en derin kaygılardan biri yatıyordu: Anadolu’nun bir kez daha Kürt coğrafyası üzerinden kuşatılması ve Sevr’in hayaletinin bu kez farklı araçlar ve farklı coğrafi sınırlar üzerinden yeniden ortaya çıkması.

Bu, Öcalan’ın daha önce uyardığı senaryonun tam da kendisiydi. Öcalan, olası bir Türk-Kürt savaşını “Pirus zaferi” olarak nitelendirmiş; böyle bir savaşın, taraflardan biri sonunda zafer ilan etmeyi başarsa dahi, her iki tarafın da ağır biçimde yıpranmış ve tükenmiş çıkabileceği uyarısında bulunmuştu.

Bu açıdan bakıldığında, “Paris Mutabakatı” geçici bir siyasi düzenlemeden çok daha önemli bir sürecin parçası olarak okunabilir. Zira bu süreç, Öcalan’ın Suriye’deki destekçilerini marjinalleştirerek Türk-Kürt barış sürecinin tam kalbine dokunabilecek; 2015’teki Kobani kuşatmasının ardından şekillenmeye başlayan ve nihayetinde Türk-Kürt barış sürecinin sona ermesine yol açan siyasi tıkanıklık ortamını yeniden üretebilecek bir nitelik taşıyordu.

Öcalan’ın yaşanan gelişmelerde, 15 Şubat 1999’da yakalanmasıyla sonuçlanan komploya uzanan eski bir sürecin yankısını görmesinin nedeni de buydu: Onu yeniden denklemin dışına itme, Kürt ve bölgesel siyaset sahnesindeki ağırlığını etkisizleştirme ve “böl ve yönet” mantığının dışına çıkabilecek herhangi bir rolün önünü kesme girişimi.

Ancak bu senaryoyu rayından çıkarabilecek en önemli unsur, bugün yeniden yürütülmekte olan Türk-Kürt barış sürecinin başarıya ulaşmasıdır. Böyle bir süreç, ikili bir anlaşmazlığın çözümünün çok ötesinde bir anlam taşıyacaktır. Zira bölgesel ve uluslararası güçleri çatışmaları yönetmede kullandıkları en önemli araçlardan birinden mahrum bırakabilir: yani Kürt meselesini “böl ve yönet” mantığına mahkûm etmekten.

İçeriden, doğrudan ilgili tarafların iradesinden doğan mutabakatlar temelinde inşa edilen bir barış, sınırları güç ve katliamların baskısı altında çizilen bölgesel bir barış anlayışıyla temelden çelişir. Bu durum, bir yanda İsrail öncülüğündeki “İbrahim Anlaşmaları modeli”, diğer yanda ise İran projesinin mezhepçi boyutu üzerinden şekillenen bölgesel düzen arayışları için de geçerlidir.

Ne var ki bu sürecin kendi içinde barındırdığı çelişki, daha temel bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye, Öcalan’la bir barış süreci yürütürken, aynı anda SDG’nin nüfuzunu zayıflatmayı hedefleyen bir çizgiye nasıl dâhil olabilir? Ve bunu yaparken, kendisini yeniden yapılandırılmış ve hatta Ankara’ya karşı daha güçlü bir siyasal kapasiteye dönüştürülmüş bir Kürt siyasi aktörlüğüyle karşı karşıya bulunma riskini nasıl göze alabilir?

Belki de bunun yanıtı, “normatif olmayan devlet aklı” diyebileceğimiz belirli bir devlet yönetimi anlayışında yatıyor. Bu yaklaşım, ulusal ve milliyetçi çıkarları esas alan, ilk bakışta son derece basit görünen bir denklem üzerinden hareket ediyor: “SDG bizim düşmanımızdır; İsrail de ulusal güvenliğimizi tehdit etmek amacıyla onu desteklemektedir.”

Ancak paradoks şu ki, bu tehdidi bertaraf etmek amacıyla uygulanan politikalar, sonunda bizzat sınırlandırılmak istenen İsrail gündemine hizmet edebilir.

Bu, devletin kendi stratejik tahayyülünde kurduğu bir düşmanla mücadele ederken, farkında olmadan rakibinin tasarladığı satranç tahtasında oyun oynadığını ancak iş işten geçtikten sonra fark etmesinin paradoksudur.

Bununla birlikte, 2015’ten bu yana Suriye’deki Kürt meselesine ilişkin politikayı şekillendiren bu devlet çevrelerinin tutumunu yalnızca bir siyasi hesap hatası olarak değerlendirmek de güçtür. Kimliklerinin açıklanmaması koşuluyla konuşan kaynaklara göre, bu çizginin “Paris mutabakatlarını” ve bunların ardından gündeme gelebilecek düzenlemeleri kolaylaştırması karşılığında Katar tarafından 40 milyar dolara varan bir meblağla teşvik edilmeye çalışıldığı öne sürülüyor. Söz konusu düzenlemelerin özellikle bir yandan Kürt siyasi kapasitesinin stratejik biçimde kullanılmasını, diğer yandan ise Ahmed el-Şara’nın İran ve bölgesel müttefikleriyle karşı karşıya gelmeye yönlendirilmesini kapsadığı belirtiliyor.

Bu iddialar, Riyad’dan bakıldığında bunlara ek ağırlık kazandıran başka göstergelerle de örtüşüyordu. Özellikle 12 ülkenin dışişleri bakanları tarafından Tahran’ı kınayan ortak bildirinin yayımlanmasının ardından bu kesişme daha belirgin hâle geldi. Tam da bu dönemde Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın İran’a yönelik kullandığı dil belirgin biçimde sertleşti ve zaman zaman, uzun yıllar boyunca Tahran’la ilişkilerinde denge gözetmeye çalışan geleneksel Türk dış politika çizgisinden ziyade, bazı Körfez yöneticilerinin söylemine yaklaştı.

Bu değişim gözden kaçmadı. Hatta bazı çevrelerde, Türkiye içindeki bu siyasi çizgiyi tanımlamak üzere “gizli Körfez Arapları” şeklinde bir nitelemenin ortaya çıkmasına yol açtı. Bu ifade, Ankara’nın bölgesel saflaşmalardaki konumunda yaşandığı düşünülen daha geniş kapsamlı bir yeniden hizalanmaya ve İran’la yürüttüğü mücadelenin niteliğinde meydana gelen belirgin değişime işaret ediyordu.

Öcalan ve normatif devlet

Bu güvenlik kaygıları ve muhtemel tehditler karşısında, “normatif devlet” olarak tanımlanabilecek kesimlere mensup aktörler yeniden İmralı’nın kapısını çalmakta gecikmedi. Buradaki “normatif devlet”ten kasıt, Kürtlerle barışı ve toplumsal bütünleşme ile kardeşlik temelinde iç cepheyi güçlendirmeyi stratejik bir çıkar olarak gören devlet anlayışıdır.

Bu noktadan itibaren Öcalan, Türk yetkililerle koordinasyon içinde yeni bir siyasi süreci harekete geçirmeye başladı. 16 Ocak’ta Ahmed el-Şara tarafından 13 sayılı kararname yayımlandı; bunu 29 Ocak tarihli anlaşma izledi. Bu tarihten sonra, politikaları giderek İsrail’in bölgesel gündemiyle kesişen, Körfez kaynaklı finansal destek alan ve siyasal söylemini Öcalan yanlılarıyla çatışma üzerinden kuran Türkiye’deki çizgiyi sınırlandırmaya yönelik girişimler yoğunlaştı.

Bu girişimler özellikle Türkiye Dışişleri Bakanlığı içerisindeki bazı çevrelerin yanı sıra, Suriye dosyasını yürüten güvenlik ve askerî kadrolara yöneldi. Söz konusu aktörlerin, “kirli savaşlar” mantığıyla hareket ettiği görülüyordu: aşiret kalıntılarını ve Türkmen gruplarını mobilize etmek, Selefi-cihatçı unsurlardan yararlanmak, toplumsal, etnik, mezhepsel ve bölgesel ayrışmaları çatışmanın yönetiminde kullanmak ve bunu yerel vekiller üzerinden yürütürken doğrudan sorumluluğun inkâr edilebilmesine imkân verecek bir mesafeyi korumak.

Bunun sonucunda Ahmed el-Şara’ya bağlı güçler Kobani ve Haseke’nin dış çeperlerinde durmak zorunda kaldı. Böylece, daha geniş çaplı İran karşıtı mücadelenin bir parçası olarak Öcalan’ın Suriye’deki mirasını tasfiye ederek “Kürt dinamiğini” stratejik bir araca dönüştürmeyi amaçladığı ileri sürülen süreç de tökezlemeye başladı.

Bu sırada Süleymaniye’den Bafel Talabani, siyasi çizgisi genel olarak Öcalan’ın yaklaşımıyla örtüşen Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) ile birlikte, herhangi bir güvence olmaksızın Kürtlerin İsrail-Amerikan savaşında İran’a karşı kullanılacak bir savaş aracına dönüştürülmesini reddetti. Bu tutum, özellikle İran’da rejim değişikliğini hedefleyen senaryoların bugüne kadar hayata geçirilememiş olması nedeniyle, Washington ve Tel Aviv’deki hesapları da ciddi biçimde sarstı.

Dolayısıyla başlangıçta Öcalan’ın Suriye’deki mirasını tasfiye etmeyi hedefleyen süreç, nihayetinde farklı bir sonuç doğurdu: “Kürt dinamiğinin” bölgedeki daha geniş çatışmalarda kolaylıkla bir savaş aracına dönüştürülmesi mümkün olmadı. Buna karşılık Şam’la entegrasyon süreci, artık yalnızca Batı tarafından kurgulanmış bir proje ya da Batı’nın yönlendirdiği bir başarı olarak sunulamayacak farklı bir istikamette şekillenmeye başladı.

Bugüne kadar süren süreci sekteye uğratma girişimlerine ve provokasyonlara, Şam’ın “entegrasyon” kararlarını içeriğinden yoksun bırakma çabalarına ve “Kürt radikallerin” entegrasyonu “Kürtlerin yenilgisi” olarak göstermeye yönelik girişimlerine rağmen, son dönemde Suriye’de entegrasyon adımlarının iyileştirilmesiyle birlikte yeni bir aşamaya geçildi. Bu bağlamda Batılı taraflar, yerel destekçileriyle birlikte, sürecin anlatısını yeniden şekillendirmeye ve süreci kendilerine mal etmeye başladı. Böylece gerçek aktör silinirken, çıkar sahibi taraf, sürecin başarısında pay sahibi olan taraf olarak görünür hâle geliyor.

Ancak bu sürecin siyasi, fikrî ve operasyonel kökenini belirlemek gerekiyorsa, en önemli çıkış noktası Öcalan’a ve Kürtler, Araplar ve Türkler arasında demokratik entegrasyon ve barış fikrine dayanıyor. Bunun yanı sıra “günah keçisi” teorisinin ve “böl ve yönet” tuzağının önünü kesmek de bu yaklaşımın temel unsurlarından birini oluşturuyor.

Belki de buradaki en derin paradoks şu: Savaşların onlarca yıl boyunca gerçekleştiremediği şey, Kürtlerin başkalarının çatışmalarının nesnesi olmaktan çıkıp kendi tarihlerinin şekillendirilmesinde bizzat özne hâline gelmeleriyle mümkün hâle gelebilir. Bugün bu durum, farklı düzeylerde Suriye ve Türkiye’de somutlaşmaya başlıyor.

Öcalan’ın uzun yıllardır ulaşmaya çalıştığı şey de tam olarak budur.

Paris Toplantısı: Kürtler için ne planlanıyordu? (1)

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Elektrik kesintilerine tepki: Halk sokağa indi

Sonraki Haber

Sürecin gölgesindeki Rojava

Sonraki Haber

Sürecin gölgesindeki Rojava

SON HABERLER

İstanbul’da 106 gözaltı, Ankara’da 8 tutuklama

Yazar: Yeni Yaşam
15 Eylül 2026

Suriye’de Kürtçe anadilde eğitimin dünü ve bugünü

Yazar: Yeni Yaşam
15 Eylül 2026

Yeni Suriye’de Kürtlerin rolü

Yazar: Yeni Yaşam
15 Eylül 2026

İran’daki protestolar artık izole edilmiş talepler değil

Yazar: Yeni Yaşam
15 Eylül 2026

Güven sorunu ve anadilde eğitim hakkının anlamı

Yazar: Yeni Yaşam
15 Eylül 2026

ABD’li TransAtlantic Petroleum: Sûr’da da ortaya çıktı

Yazar: Yeni Yaşam
15 Eylül 2026

Sürecin gölgesindeki Rojava

Yazar: Yeni Yaşam
15 Eylül 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır