Şahabettin Demir, Kürtçe yazmayı kültürel belleği geleceğe taşımanın bir sorumluluğu olarak gördüğünü belirterek, edebiyatın unutmaya karşı en güçlü araçlardan biri olduğunu söyledi
Roni Nasır Kaya
‘’Yazmak, benim için hakikati ve hafızayı korumanın bir yoludur” diyen yazar Şahabettin Demir, çocukluğundan bugüne taşıdığı tanıklıkların nasıl edebiyata dönüştüğünü anlattı. Kürtçe edebiyatın gelişimini, psikolojik roman türüne yönelişini ve son romanı Stêrka Bakur’un ortaya
çıkış sürecini değerlendiren Demir, ana dilde yazmanın kültürel belleği geleceğe taşıyan en güçlü araçlardan biri olduğunu söyledi.
- Yazarlık serüveniniz nasıl başladı? Sizi yazmaya iten temel motivasyon neydi?
Yazarlık serüvenim, yaşadığım coğrafyanın bana yüklediği tanıklıkla başladı. Çocukluğum Geliyê Zîlan Katliamı’nın yaşandığı köyde geçti. Savaşın, inkârın, zorunlu göçün ve direnişin izleriyle büyüdüm. Katliamın canlı tanıklarıyla aynı köyde yaşamak, yaşadığım her olayı hafızama kazıdı. Zamanla tanıklıklarım yalnızca kişisel birikim olmaktan çıktı; yazma sorumluluğuna dönüştü. Bugüne kadar dokuz kitap kaleme aldım. Son yayımlanan Kürtçe romanım Stêrka Bakur ise benim için ayrı bir anlam taşıyor. Ana dilimde yazılmış olması ve okurlardan gördüğü ilgi, yazma kararlılığımı daha da güçlendirdi. Benim için yazmak hiçbir zaman yalnızca edebi bir uğraş olmadı. Aynı zamanda hafızayı korumanın, hakikati görünür kılmanın ve yaşanmışlıkları gelecek kuşaklara aktarmanın bir yolu oldu. Kalemi bireysel duygularımı anlatmak için değil, halkımın acılarını, umutlarını ve direncini görünür kılmak için kullandım. Yazarlığı, yaşadığım coğrafyaya ve inandığım değerlere karşı taşıdığım sorumluluğun bir parçası olarak görüyorum.
- Yazmayı özellikle Kürtçe sürdürmeyi neden tercih ettiniz? Kürtçe sizin için ne ifade ediyor?
Kürtçe benim için yalnızca bir iletişim aracı değil; bir halkın hafızasını, kültürünü ve kimliğini taşıyan en güçlü değerdir. Dil, insanın dünyayı anlamlandırma biçimidir. Bir dil zayıfladığında yalnızca kelimeler değil; o dile ait hikâyeler, ezgiler ve hatıralar da kaybolmaya başlar. Kürtçe uzun yıllar çeşitli yasaklar ve baskılarla karşı karşıya kaldı. Buna rağmen yaşamaya devam etti. Benim için Kürtçe yazmak, yalnızca edebi bir tercih değil; kültürel hafızaya sahip çıkmanın doğal bir sonucudur. Hiçbir dil varlığını kanıtlamak zorunda bırakılmamalıdır. Bir dili yaşatmak, başka bir dili eksiltmez; tam tersine insanlığın ortak kültürel mirasını zenginleştirir. Bu nedenle Kürtçe yazmayı, geçmişle gelecek arasında kurulan güçlü bir köprü olarak görüyorum.
- Psikolojik roman türünü neden seçtiniz? Bu tür size anlatım açısından hangi olanakları sunuyor?
Psikolojik romanı tercih etmemin temel nedeni, insanın iç dünyasını en derin biçimde anlatabilme imkânı sunmasıdır. Psikoloji davranışları ve travmaları bilimsel olarak açıklar; roman ise bunların insan hayatındaki karşılığını hissettirir. Kimlik, aidiyet, kayıp, göç ve bellek gibi temalar, yaşadığımız coğrafyada bireyin ruh dünyasını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle psikolojik roman benim için yalnızca bireyi değil, toplumsal hafızayı da anlatmanın güçlü bir aracıdır. Romanlarımda kuramsal bilgiler aktarmaktan çok, karakterlerin yaşadığı çatışmalar üzerinden insan ruhunun kırılganlığını, direncini ve iyileşme arayışını görünür kılmaya çalışıyorum.
- Son yayımlanan Kürtçe kitabınız Stêrka Bakur’un ortaya çıkış süreci nasıldı? Bu kitabı yazmaya sizi iten temel duygu neydi?
Stêrka Bakur, yıllar boyunca biriktirdiğim tanıklıkların ve gözlemlerin ürünü oldu. Romanı yazarken yalnızca bireysel bir hikâye anlatmayı değil, toplumsal travmaların insan ruhunda bıraktığı izleri görünür kılmayı amaçladım. Bu kitabı yazmaya iten en güçlü duygu, unutmaya karşı hafızayı diri tutma isteğiydi. Çünkü savaşlar, göçler ve kayıplar yalnızca tarihin konusu değildir; insanın iç dünyasında yaşamaya devam eder. Roman da bu görünmeyen izlerin peşinden gidiyor. Ayrıca psikolojik bir romanı Kürtçe kaleme almak benim için önemli bir sorumluluktu. Okurlardan aldığım olumlu geri dönüşler de doğru bir yolda olduğumu gösterdi.
- Eserlerinizde bireysel hikâyeler ile toplumsal hafıza iç içe geçiyor. Edebiyatın toplumsal bellekteki rolünü nasıl görüyorsunuz?
Edebiyat, toplumsal belleğin en güçlü taşıyıcılarından biridir. Tarih yaşananları kaydeder; edebiyat ise o olayların insan ruhunda bıraktığı izleri anlatır. Romanlar, şiirler ve öyküler sayesinde bir toplumun acıları, umutları ve direnişleri kuşaktan kuşağa aktarılır. Bu nedenle edebiyat yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda unutmaya karşı verilen bir mücadeledir. Bana göre her roman, geçmiş ile gelecek arasında kurulan yeni bir hafıza köprüsüdür.
- Bugün Kürtçe edebiyatı nasıl değerlendiriyorsunuz? Güçlü ve eksik yönleri nelerdir?
Kürtçe edebiyatın son yıllarda önemli bir gelişim gösterdiğini düşünüyorum. Roman, öykü ve şiirde yeni kuşak yazarların ortaya çıkması sevindirici. Kürtçenin anlatım imkânları daha cesur ve daha özgün biçimlerde kullanılmaya başlandı. Bununla birlikte yayıncılık olanaklarının sınırlı olması, çeviri çalışmalarının yetersizliği ve ana dilde eğitimin yaygın olmaması önemli eksiklikler arasında yer alıyor. Ayrıca psikolojik roman, bilimkurgu ve polisiye gibi türlerde daha fazla üretime ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yine de bütün zorluklara rağmen Kürtçe edebiyatın geleceğine umutla bakıyorum. Çünkü her yeni eser, dilimizin ve kültürümüzün yaşamasına katkı sunuyor.









