Bildiğim sırların içinden geçiyorum, her gedik bir serüvene davet ve hayat bu kadar basit diye bir nida hep aklımda. Gittikçe kaybolma hissi veren, sürükledikçe bir bir kaybettiren bir hengâme. Yoldur bu da ve bu yol her adımda yok oluşu müjdeliyor. Müthiş kaybetme haritası ve eski zamanlardan kurtuluşun vahası. Sonra bir yüz yıl sonra duyuruyor: Özgürlük burada gömülüdür.
Adım attığımız çamur, baktığımız ova, hayran kaldığımız dağlar, tek tek mum gibi gözümüzün önünde eriyor. Öyle ki kâbus mu hortum mu yoksa cehennemin öbür adı mı; işte burada kelimeler ve yıllar birbirinin peşine düşüyor.
Tenhada süreklilik, tembihte sırdaşlık, pusulada günahkarlık, insanı bir kavşakta yakalıyor; ölümler ve cezalar birer tabela gibi kendini gösteriyor. Hayat bir yerden bir yere giderken en önce kendinde, sonra da düşünden düşüyor. Burası dünya diye kendimizi ezdiğimiz yerde kalakalıyoruz öyle.
Yük olmanın ve yükün bizzat kendisinin her dilde ağırlığı ayrıdır, elbette aynıdır. Ayrı kelimelerin aynı mekanlarda vuku bulması başka faciaları çağırır. Hükmünü kaybetmiş zaman, beyaz bayrağıyla kendine yeni haritalar bulur.
Renklerin renklere hamal olduğu zamanların imkansızlıkları bizi aydınlatıyor ve karanlıklar kendini tekrar ediyor. Hediyeler, iftiralar, yılların irtifaları ve yaktıkları ateşler birer alışkanlık oluyor. Birileri kaos der, birileri varoluş diye terimlere başvurur ve illaki bir kurşun bir yarayı bulur ve dermanlar kabukları aramaya koyulur. Kaos nedir, hüküm nedir; birbirine kavuşur. Bazen hayat böyle de imdat çağrısına sığınır.
İnsan bir gün bir ihtimale can verir ve onu çoğaltıp tek tek bir yerlere yerleştirir. Zamanlar var tabii, biraz kâbus biraz kurtuluş olup hayatı tekleştirir. Huzur ve kusur yan yana giderken, başka yollar ayyuka çıkar ve kopuşlar başlar. Denilir ki insan yokuş ararken uçurumlarda kendini bulur.
Dünyada acı diye bir şey var ve bu sözün ağırlığı insanı her yere tebelleş eder. Öyle ki vahalarda yamaç bulur, okyanusta çölleri arar. Hayat ve dünya bin yıllardır birbiriyle savaşır ve barış her zaman ertelenen bir gelecek olarak insan ömrünü işgal eder. Beter yaşamak, bitik hayatlar kendini öyle çoğaltıyor, hatta hapishane olup insanı kıstırır.
İnsanların manzaraları var, bazen uçsuz bucaksız görünür, bazen de bir duvara toslar. Bahçeler vardır, görünür ve tebessüm doğurur, bakışlar vardır cehennemleri gördürür ve arsızdır, sabah akşam gördürür. Bakmak ve görmek arasında mesafeler çağlayan gibi akar işte orada, sonrası ‘boğulanlar ve kurtulanlar’. Yanlış bir adrese gitmek gibi sönüp gider hayat.
Özgürlük dünyaya adaletsiz dağılan bir şeydir, tıpkı benzemek, aynısız aynasız kalmak ve bir sürü kayıplar ile kazanımlarla beklemek rüyası. Düşünüyor insan ve düşlediklerinden düşüyor. İşte burada hayret ve hata yan yana gidiyor.
Seyrini emanet etmiş bir bakış ve yürüyüş dümdüz ihanete uğramış. Sonrası beter yaşamak diye ihale edilmiş, adı bir etiket, adı bir lakap olarak dünyana nam salmış. Bir adım ötesi kendini aramakla geçmiş ve geçmektedir.
Hayattan ve dünyadan istirham ediyoruz; bizi bize bırakmaktan vazgeçmek gerek ki vazgeçmek en büyük kazanmadır ve biz onun için yürüyoruz.
Haftanın kitap önerisi: Zeki Bayhan, ‘Kapatılmışların Dünyasından-Yüzleşmeler, Sesler, Algılar / Dipnot Yayınları









