Abdullah Öcalan, Türk devletinin İran, Irak ve Suriye ile olan sınırlarının her iki tarafında büyük bir siyasi, askerî, halksal mirasa ve nüfuza sahiptir. Bu, onun Anadolu’daki Türk ittifakı yoluyla, “Böl ve Yönet”in tutsağı konumundan —Kürtlerin içinde bulunduğu durumu da temsil ederek— Kürt siyasi şahsiyetleri arasında en nüfuzlu şahsiyetlerden birinin konumuna ve aynı zamanda Türk ve Ortadoğu siyasetinde en etkili şahsiyetlerden biri konumuna geçmesini mümkün kılmaktadır.
Ferhad Hami / Shiraz Hami
Türk devleti – bir tarafta Devlet Bahçeli şahsında Türk milliyetçiliği ve Erdoğan şahsında Türk İslamcılığı tarafından temsil edilen – ile diğer tarafta büyük Kürt siyasi hareketinin tam yetkili temsilcisi Abdullah Öcalan arasındaki hâlihazırda yürütülmekte olan barış sürecinin önemi, yalnızca Orta Doğu’nun iki önemli halkı arasındaki, kökleri yaklaşık iki yüz yıl öncesine uzanan acılı bir tarihsel sorunu çözme girişimiyle sınırlı değildir.
Aksine, bu sürecin önemi, bir yüzyılı aşkın süredir Orta Doğu üzerindeki denetimlerini sıkı bir şekilde sürdüren egemen güçlerin dayattığı zincirlerden ve kurdukları mekanizmalardan tarihsel ve stratejik bir kurtuluşun gerçekleştirilmesi ihtimalinde de yatmaktadır.
Bugün Orta Doğu, sahip olduğu etnik ve kültürel çeşitlilik içerisinde tarihinin en zor ve aynı zamanda en kaotik dönemlerinden birini yaşamaktadır. Herkes bir “herkesin herkese karşı savaşı”nın içine sürüklenmiş durumdadır. Etnik temelli kanlı çatışmalar henüz sona ermemişken, bölge bu milenyumun başından itibaren buna paralel olarak gelişen kanlı bir dinî ve mezhepsel çatışmanın da içine sürüklenmiştir.
Böylece, bölge halkları ve toplulukları arasında geriye kalan son tarihsel ve kültürel bağları hedef alan planlı yıkım kampanyaları zinciri devam etmektedir. Gelişmeler artık öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, ulusal, dinî ya da mezhepsel nitelikte, hiçbir kültürel unsur bölgedeki “Öteki” ile yeniden bir arada yaşamanın – hem de onurlu bir şekilde – mümkün olup olmadığını düşünme iradesine veya kapasitesine dahi sahip değildir.
Nüfuz alanlarının yeniden çizilmesi ve Sykes-Picot düzeninin özünün, ona yeni bir biçim ve yeni bir içerik kazandırılarak yeniden canlandırılması yönündeki girişim, bugün gerçekten de hızlanmış bir tempoyla hayata geçirilmektedir.
Gazze’nin yıkımı, Güney Lübnan’da Hizbullah’ın etkisiz hâle getirilmesi, Suriye’de Esad’ın devrilmesi ve onun yerine el-Şara’nın getirilmesi, İran’a karşı yürütülen açık savaş ve bunun ardından Irak, Yemen, Lübnan ve Basra Körfez ülkelerinin giderek daha fazla savaş alanı hâline gelmeleri ya da savaşı yürüten güçlere tâbi aktörler olarak açık savaşın içine çekilmeleri – bütün bunlar bölgede yaşanmakta olan kapsamlı bir dönüşümün işaretlerini ortaya koymaktadır.
Bu dönüşüm sürecinde mevcut güç dengeleri çözülmekte ve yeniden şekillendirilmekte; böylece bölgede yeni nüfuz merkezlerinin ortaya çıkmasının önü açılmaktadır.
Modern güçlerin Orta Doğu üzerindeki hâkimiyeti
Napolyon Fransası’nın – uluslararası üstünlük mücadelesinde öncü bir rol üstlenmeye yönelik son büyük Fransız girişiminin – 1815 yılında Waterloo Muharebesi’nde yenilgiye uğramasının ardından, Büyük Britanya Avrupa’da ve dünya genelinde büyük bir güç olarak kendisini kabul ettirdi.
Orta Doğu’da bu hâkimiyetin ana hatları, Büyük Britanya’nın İran’da Kaçar hâkimiyetinin çöküşünü engellemesiyle belirginleşmeye başladı. Kaçar yönetimi, Çarlık Rusyası ile 1826–1828 yılları arasında yürüttüğü savaşta uğradığı yenilginin ardından büyük bir baskı altına girmişti. Büyük Britanya aynı şekilde, 1829’da İstanbul’daki Osmanlı hâkimiyetini Rus ordularına karşı, 1840’ta ise Mısır’daki Mehmed Ali Paşa’nın ordusuna karşı korudu.
Kırım Savaşı’nda (1853–1856) Büyük Britanya, Fransa ile birlikte Karadeniz’deki Rus savaş donanmasını etkisiz hâle getirerek bölgedeki konumunu hâkim güç olarak daha da pekiştirdi. 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda ise Büyük Britanya, Rus nüfuzunun Balkanlar’daki sınırlarının daraltılmasına önemli ölçüde katkıda bulundu. Aynı dönemde Kıbrıs adasının yönetimini devralarak Doğu Akdeniz’deki varlığını da genişletti.
Kaçarlarla yürüttüğü savaşta (1856–1857) Büyük Britanya, Afganistan’ı İran’dan ayırarak ve Basra Körfezi ile İran’ın güneyindeki nüfuzunu kararlı bir biçimde genişleterek İran ve Basra Körfezi çevresindeki güç dengesini yeniden düzenledi. 1882’de Mısır’ı işgal etmesi,1839’da Yemen’in güneyindeki Aden’i işgal etmiş olması ve bunun ardından Basra Körfezi kıyısındaki Bahreyn, Emirlikler ve Kuveyt şeyhleriyle imzaladığı himaye ve nüfuz anlaşmaları sayesinde Büyük Britanya, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesinin arefesinde Orta Doğu’nun tamamını kendi güvenlik ve stratejik sisteminin kapsamına dâhil etmişti.
Alman İmparatorluğu’nun önderliğindeki İttifak Devletleri’nin yenilgisi, 1917’de Bolşevik Ekim Devrimi’nin patlak vermesi ve ardından Rusya’nın Kuzey İran’la ilgili “Büyük Oyun”dan çekilmesi ile birlikte, Lenin’in antikomünist güçlere karşı yürütülen çetin iç savaşla meşgul olması da göz önünde bulundurulduğunda, Orta Doğu üzerindeki hâkimiyeti büyük ölçüde kendi aralarında paylaşma alanı Büyük Britanya’ya ve daha sınırlı ölçüde Fransa’ya kalmış oldu.
Böylece bölge, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından doğrudan Avrupa hâkimiyeti ve bölgenin siyasi haritalarının yeniden şekillendirilmesinin yaşandığı yeni bir döneme girdi.
‘Böl ve yönet’
Bölge üzerindeki kalıcı denetimlerini güvence altına almak için Büyük Britanya ve Fransa, son derece incelikli bir denetim ve yönetim sistemi kullandılar. Böylece bütün bölgeyi, dikenli tuzaklarla dolu büyük bir kapan hâline getirdiler. Bölge halkları özgürleşme amacıyla hangi yöne doğru hareket etmeye çalışırlarsa çalışsınlar, çevrelerine yerleştirilmiş bu tuzaklardan biriyle karşılaştılar ve bu tuzaklardan derin yaralarla çıktılar.
Bu sistemin hareket ettiricisi çatışmadır; işleyiş mekanizması ise “çatışmanın yeniden üretilmesi”ni sürekli bir biçimde gerçekleştirmektir. Buna karşılık, sistemin teorik ilkesi “Böl ve Yönet” kuralına dayanmaktadır. İngiltere ve Fransa bunu birlikte, Ortadoğu’daki gizli Sykes–Picot düzenlemeleri olarak bilinen düzenlemeler çerçevesinde formüle ettiler.
Bölgenin coğrafyasının parçalanmasının, toplumlarının birbirlerinden kültürel olarak tecrit edilmesinin ve Türk, Arap ve Farslara “milliyetçi modernitenin” dayatılmasının ardından hâkim güçler, Ortadoğu toplumları ve kültürleri arasında derin bir tarihsel kopuş meydana getirdiler.
Bu bağlamda, bu kopuşun birbirinden farklı milliyetçi temeller üzerinde sağlamlaştırılmasına yönelik bir dizi pratik süreç ortaya çıktı: İngilizlerin, 1921’deki darbeyle Kaçar Hanedanı’nın devrilmesinin ardından Rıza Şah’ın iktidara yükselişiyle somutlaşan Pers milliyetçiliğini desteklemesi; Kemalist Türk milliyetçiliğiyle Lozan Antlaşması’nın imzalanması; ayrıca Levant ve Irak’taki manda sistemi aracılığıyla hem Arap milliyetçiliğinin hem de Yahudi milliyetçiliğinin yükselişinin önünü açacak koşulların yaratılması.
“Ben” ve “Öteki” ile “Dost” ve “Düşman” ikiliği üzerine kurulu yapısı gereği, milliyetçi ideoloji, bünyesinde büyük bir çatışma potansiyeli barındırıyordu.
Ulusal bir çatışmaya giden yolu açan ilk tuzaklardan biri sınır meselesiydi. Bölgedeki her devletin sınırları içerisinde, farklı etnik kökenlere veya mezheplere mensup nüfusun bir bölümünün başka ulus-devletlerin sınırları içinde bırakılmasıyla, bu devletler daha kuruluşlarının ilk anından itibaren “Öteki” ile gerilim ve çatışma unsurlarını miras almış oldular.
Böylece Sykes–Picot haritası, milliyetçi ideolojik içeriğiyle birlikte, “çatışmanın yeniden üretilmesini”, Birinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren Ortadoğu’da kendi başına işleyen bir mekanizma hâline getirdi. Körfez, Ahvaz ve Şattü’l-Arap üzerindeki Arap–Fars çatışması; İskenderun ve Halep üzerindeki Türk–Suriye/Arap çatışması; Musul ve Kerkük üzerindeki Türk–Irak/Arap çatışması; Filistin üzerindeki Arap–Yahudi çatışması; Kürdistan üzerindeki Kürt–Türk–Fars–Arap çatışması — bunların tümü bugün hâlâ karşımızda duran tanıklardır.
1970’lerin sonlarında Humeyni öncülüğündeki İran İslam Devrimi, “milliyetçi modernite” ile bağlarını koparıp bölgenin özgünlüğüne, toplumsal gerçekliğine ve tarihine dönerek bu tuzaktan kurtulmaya çalıştı. Ancak, lideri Kasım Süleymani’nin 2020 yılında öldürülmesinden önce yayılmasının zirvesine ulaşan bu devrim de doğduğu andan itibaren tuzağa düştü. Zira İran Şii İslamcılığı aracılığıyla Ortadoğu’nun kimliğinin ve tarihinin bir parçasını temsil etti; bu da daha geniş bir tarihsel çatışmanın kapısını açmaya katkıda bulundu, özellikle de Sünni İslamcılıkla. 21. yüzyılın ilk yıllarından itibaren hem Irak’ta hem de Suriye’de yaşanan ve soykırım niteliği taşıyan iç savaş, günümüzde de belirli ölçülerde devam etmekte olup, bu yıkıcı çatışmanın en açık tezahürlerinden birini oluşturmaktadır.
Hamas’ın 7 Ekim 2023 tarihinde Gazze Şeridi sınırındaki yerleşimlerin sakinlerine yönelik gerçekleştirdiği saldırı, Holokost travmasını Yahudilerin zihninde yeniden canlandırarak, Yahudi milliyetçiliğinin “varlığın” korunması ve güvence altına alınması adı altında geniş çaplı bir askerî harekâtın başlatılmasına yol açtı.
Bu travmanın ağırlığı altında Yahudi milliyetçiliği, Sykes-Picot güvenlik sistemini sorgulamaya başladı ve onun temel ilkesini, yani “Böl ve Yönet” anlayışını koruyarak, bölgedeki biçimini, kapsamını ve içeriğini zor yoluyla yeniden şekillendirmeye girişti. Böylece sınırsız ABD desteğiyle, çatışmanın sürekliliği mekanizmasında güçlü ve temel bir etkin aktör konumundan, bölgedeki oyunun kendisini ve kurallarını bizzat tasarlamaya çalışan bir konuma geçti.
Sykes–Picot mirasını çöküşten kurtarmak ve Ortadoğu işlerinin yönetimine katılımının devamını güvence altına almak amacıyla İngiltere, Yahudi milliyetçiliğinin dizginlenmesi için “Ahmed Şara kartını” sundu. Bunu, İslami İran’ın oluşturduğu tehlikeyi Suriye’de İsrail sınırlarından uzaklaştırmak, ardından Lübnan’da Hizbullah’ı İsrail’den izole etmek, yeni Suriye’de caydırıcı silahları ortadan kaldırmak ve İsrail’in Suriye ile kuzey sınırında stratejik ve güvenlik açısından önem taşıyan bölgeleri kontrol altına almasına göz yummak yoluyla gerçekleştirdi.
Bu adım, Suriye’de nüfuz mücadelesi veren çeşitli bölgesel güçler tarafından – özellikle İsrail, Türkiye ve Körfez ülkelerinin yanı sıra Trump yönetimi ve Batı Avrupa tarafından – onay ve destek gördü. Böylece Büyük Britanya, bölgedeki güç dengesini geçici olarak yeniden ayarlayarak, İran İslamcılığının nüfuzunun ve daha da büyük ölçüde bölgedeki tüm halkların özgürleşme çabalarının aleyhine olacak şekilde, tuzağın yapısını ve işleyiş sistemini bir kez daha istikrara kavuşturmayı başardı.
Netanyahu’nun Trump’ı İran’a belirleyici bir darbe vurmaya ikna etmedeki başarısı, el-Şara’nın Suriye’si üzerinden oluşturulan İngiliz dengelerini yeniden sarstı. Böylece Yahudi milliyetçiliği, İngiliz çözümüne yönelik hoşnutsuzluğunu ortaya koyarken, aynı zamanda Orta Doğu’yu kendi tasavvurları doğrultusunda ve kendi denetimi altında yeniden şekillendirme konusundaki kararlılığını da kanıtlamış oldu..
“Belirleyici savaş” olarak nitelendirilen İran savaşı, bütün bölgeyi varoluşsal bir kaygı ve korku hâline sürüklemiştir. İsrail, askerî hâkimiyetinin zirvesinde artık Orta Doğu hava sahasının büyük bölümünü kontrol ederken, İslamcı İran hava ve deniz yoluyla kuşatılmış ve hayatta kalmak ve varlığını korumak için elinde kalan en güçlü ve etkili koz olarak Hürmüz Boğazı’na sıkı sıkıya tutunmuş durumdadır. Böylece bölge, her an ve her yerde patlayabilecek devasa bir saatli bombayı andıran, son derece ağır bir çıkmaz durumuna ulaşmıştır.
Sonuçta nasıl bir tablo ortaya çıkarsa çıksın – ister Netanyahu’nun İsrail’i lehine, ister Devrim Muhafızları lehine olsun – değişim fırtınası kaçınılmaz olarak gelecektir. Bu fırtına, henüz tam anlamıyla biçimlenmeden önce dahi kendi bünyesinde “çatışmanın yeniden üretilmesi” mekanizmasını taşımaktadır. Ve bu kez fırtına, Sykes-Picot’un bizzat yarattığı fırtınadan bile daha acımasız ve trajik olabilir.
Barış ve Demokratik Toplum
Bu tarihsel kapanın üzerine kurulduğu temel demografik ve coğrafi zemin, Kürt halkı ve Kürdistan coğrafyasıdır. “Böl ve Yönet” politikasının ilk ve aynı zamanda en acımasız biçimleri burada denenmiştir.
Orta Doğu’nun kalbinde yer alan Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi, Kürtlerin birbirinden kopuk büyük nüfus gruplarına ayrıştırılması ve bölgenin üç temel ulusu – Türk, Pers ve Arap ulusları – arasında dağıtılması; ayrıca kendilerine hiçbir hukuki statünün tanınmamasıyla birlikte, ulus-devlet yapısına doğduğu andan itibaren eşlik eden bir çatışma mekanizması yaratılmıştır.
Böylece Kürtler bu tuzağın ilk kurbanları hâline gelirken, aynı zamanda diğer ulusları kronik iç milliyetçi çatışmalara sürüklemek için kullanılan bir tuzağa dönüştürüldüler. Kürt meselesinin bu devletlerde günümüze kadar devam etmesi, “Böl ve Yönet” dinamiğinin hâlâ güçlü bir şekilde işlemekte olduğu anlamına gelmektedir.
Abdullah Öcalan’ın İmralı Cezaevi’nden yaptığı ve tanınma ile hukuki eşitlik karşılığında Türk devletiyle barış ve Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) feshedilmesi çağrısında bulunduğu açıklamayla birlikte Türkiye, bölgedeki “Böl ve Yönet” mekanizmasının önemli bir motorunu durma noktasına getirmiş ve yeni bir toplumsal sözleşme çerçevesinde tarihsel Türk-Kürt ittifakının yeniden canlandırılmasının yolunu açmıştır.
Kürt ve Türk ulusları arasındaki barış ve uzlaşma, Sykes-Picot tuzağı açısından en önemli çatışma alanlarından birini ve aynı zamanda temel itici güçlerinden birini kaybetmek anlamına gelmektedir.
Sahada Türkiye, Kürtleri ilk kez (Atatürk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, 1923) devletin ortakları olarak devlete dâhil edip iç güvenliğini güçlendirmek suretiyle, yaklaşmakta olan gelişmiş Sykes–Picot versiyonunun sonuçlarından kendisini uzaklaştırmayı başarmaktadır. Böylece Türk devleti, içeride kendisini savunmakla meşgul olduğu aşamadan, dışarıda kendi çıkarlarını ve güvenliğini savunma aşamasına geçmektedir.
Abdullah Öcalan, Türk devletinin İran, Irak ve Suriye ile olan sınırlarının her iki tarafında büyük bir siyasi, askerî, halksal mirasa ve nüfuza sahiptir. Bu, onun Anadolu’daki Türk ittifakı yoluyla, “Böl ve Yönet”in tutsağı konumundan —Kürtlerin içinde bulunduğu durumu da temsil ederek— Kürt siyasi şahsiyetleri arasında en nüfuzlu şahsiyetlerden birinin konumuna ve aynı zamanda Türk ve Ortadoğu siyasetinde en etkili şahsiyetlerden biri konumuna geçmesini mümkün kılmaktadır.
Öcalan, “Barış ve Demokratik Toplum” projesini ortaya koyarak, milliyetçi ideolojide somutlaşan “Böl ve Yönet”in düşünsel yapısına ağır bir darbe indirmeye girişmiş ve bölge halklarını birbirlerinden ayıran prangalar olmak üzere tasarlanmış coğrafi sınırları, kardeşliğin, birliğin ve gücün bağlarına dönüştürmeye çalışmıştır.
Böylece bölge halklarına – farklı uluslara, mezheplere ve dinlere mensup olmalarına bakılmaksızın – mevcut “Armagedon Savaşı”ndan barış yoluyla kurtulmaları; hukuki tanınma yoluyla varlıklarını koruyup güvence altına almaları; demokrasi yoluyla özgürce yaşamaları; birlik yoluyla ise bağımsızlık ve güç elde etmeleri için bir alternatif sunmaktadır.
Peki “Barış ve Demokratik Toplum”, Kürtleri, “Böl ve Yönet”in kendi omuzları üzerinde kurulduğu en büyük kurban konumundan çıkarıp, bu tuzağı ve onunla birlikte “milliyetçi modernite” putunu parçalayan bir güce dönüştürmeyi başarabilecek mi? Böylece İbrahim’in Nemrut’un putlarına yaptığını tekrarlamış olacak mı?
Ve aynı zamanda, Ortadoğu halklarını, dinlerini ve mezheplerini gaflet hâlinden ve kendilerine yabancılaşmış hâllerinden uyandırarak, onları kendi tarihlerinin ve hakikatlerinin bilincine yeniden kavuşturmayı ve ardından kendileriyle barıştırmayı başarabilecek mi?
Zira “Barış ve Demokratik Toplum”un gerçek bahsi, tek bir çatışmayı sona erdirmekte değil; çatışmayı nesilden nesle yeniden üreten mekanizmayı kırmakta yatmaktadır. Öyle ki Kürtler “Böl ve Yönet”in kurbanı olmaktan, onun parçalanmasına katkıda bulunan bir güce dönüşsün; Ortadoğu, çatışma sahasından bir barış alanına; başkalarının yaptığı bir tarihin konusundan, kendi tarihini kendisi yapan bir tarihin sahibine dönüşsün.









