Sayın Öcalan’ın düşünsel çizgisinde Kerbela ve Hz. Hüseyin, zulme karşı direnişin ve adalet arayışının güçlü sembollerinden biridir. Demokratik İslam Kongresi’ne gönderdiği mesajda yaptığı ‘Hüseyin ve Kerbela duruşunu gösterin’ çağrısı bunun açık örneklerinden biridir
Abdullah Akengin
Tarih, yalnızca geçmişte yaşananların kaydı değildir. Bugün nasıl yorumlandığı, yarın nasıl bir toplum kurulacağını da belirler. Bu nedenle tarih üzerinden yürütülen her tartışmanın, yalnızca geçmişe değil, bugünün siyasetine de dokunduğunu görmek gerekir.
Cumhuriyet gazetesinin son günlerde attığı manşet tam da bu nedenle önemlidir. “53 Alevi aydından Abdullah Öcalan’a tepki” biçimindeki sunum, Sayın Abdullah Öcalan’ın Alevilere yönelik olumsuz bir ifade kullandığı izlenimi yaratmaktadır. Oysa eldeki görüşme notlarına bakıldığında, Alevilere yönelik doğrudan böyle bir değerlendirme görülmemektedir.
Gündeme getirilen konu, Yavuz Sultan Selim döneminde Kürt mirleriyle kurulan siyasal ittifak ve bunun Kürt-Türk tarihindeki sonuçlarıdır. Bir tarihsel ilişkiye yapılan göndermeyi, Alevilere yönelik düşmanlık ya da katliamları savunmak şeklinde yorumlamak, tartışılan konunun bağlamını değiştirmektir.
Burada asıl soruyu sormak gerekiyor: Bir tarihsel olayı hatırlamakla, o olayın bütün siyasal anlamını bugüne taşımak aynı şey midir?
Elbette değildir.
Alevilerin geçmişte yaşadığı katliamlar inkâr edilemez. Bu acılar Alevi toplumunun hafızasında yaşamaya devam etmektedir ve saygıyla ele alınmalıdır. Fakat aynı tarihsel duyarlılığın Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Sivas Madımak’ta ve daha birçok yerde yaşanan katliamlar için de gösterilmesi gerekir.
Hafıza seçilerek kullanılmaya başlandığında adalet duygusu zedelenir.
Dahası, 53 kişinin Aleviler adına konuştuğu iddiası da ayrıca tartışılmalıdır. Aleviler tek bir siyasi iradeden oluşan homojen bir topluluk değildir. Farklı düşünceleri, örgütlenmeleri, inanç yorumları ve siyasal tercihleri vardır. Dolayısıyla birkaç kişinin imzasını bütün Alevilerin ortak tutumu gibi sunmak, Alevilerin kendi içindeki çoğulculuğu da görmezden gelmektir.
Asıl çelişki ise Sayın Öcalan’ın Alevilere yaklaşımı üzerinden ortaya çıkmaktadır.
Sayın Öcalan’ın düşünsel çizgisinde Kerbela ve Hz. Hüseyin, zulme karşı direnişin ve adalet arayışının güçlü sembollerinden biridir. Demokratik İslam Kongresi’ne gönderdiği mesajda yaptığı “Hüseyin ve Kerbela duruşunu gösterin” çağrısı bunun açık örneklerinden biridir.
Bunu görmezden gelip Sayın Öcalan’ı Alevi karşıtlığıyla suçlamak, yalnızca bir cümleyi değil, uzun yıllara yayılan bir siyasi yaklaşımı da yok saymaktır.
Üstelik bunun yalnızca söylem düzeyinde kalmadığını gösteren somut bir tarih de vardır.
Ali Haydar Kaytan ve Sakine Cansız gibi hareketin öncü isimlerinin Alevi-Kürt kimlikleriyle bu mücadelenin içinde yer alması tesadüfi değildir. Onların yaşamları, Alevi kimliği ile Kürt özgürlük mücadelesinin birbirinin karşıtı olmadığını gösteren somut tarihsel örneklerdir.
Bu nedenle Alevilerin yaşadığı acıları Kürtlerle yürütülen demokratik mücadeleye karşı bir siyasi argümana dönüştürmek, Alevi hafızasına sahip çıkmak değildir.
Üstelik tarihsel sorumluluk meselesinde de ölçünün herkese aynı uygulanması gerekir.
Yavuz Sultan Selim dönemindeki Alevi katliamları hatırlanacaksa, Dersim de hatırlanmalıdır. Maraş, Çorum ve Madımak da hatırlanmalıdır. Devletin geçmişteki sorumluluğu sorgulanacaksa, bugün aynı devlet geleneğiyle yürütülen müzakereyi de bu gerçekliğin içinde değerlendirmek gerekir.
Aksi halde tarih, adalet arayışından çıkar; siyasi hesaplaşmanın seçilmiş malzemesine dönüşür.
Tam da burada bugünkü tartışmanın esas meselesi ortaya çıkıyor: Alevilerin acısı mı savunuluyor, yoksa Alevi hafızası Kürtlerle yürütülen demokratik çözüm arayışını zayıflatmak için mi kullanılıyor?
Bu soruyu sormak zorundayız. Çünkü müzakere ve barış dönemlerinde Sayın Öcalan’ı farklı halkların ve inançların acıları üzerinden hedef alan benzer tartışmaların yeniden gündeme taşınması, siyasal sonuçları bakımından dikkat çekicidir.
Alevilerin acısı gerçektir. Kürtlerin acısı da gerçektir. Ermenilerin ve Êzidîlerin acıları da bu ülkenin ve bölgenin hafızasının parçalarıdır. Bu acıları birbirine karşı kullanmak, hiçbir halkı özgürleştirmez.
Gerçek yüzleşme; Aleviyi Kürde, Kürdü Aleviye karşı konumlandırmak değildir. Gerçek yüzleşme, bütün bu halklara acı yaşatan inkârcı, tekçi ve baskıcı zihniyetle hesaplaşmaktır. Alevi hafızası Kürtlerin karşısında değil, Kürtlerle birlikte demokratik bir geleceğin parçası olabilir.
Geçmişi birbirimize karşı kullanmak yerine, geçmişin acılarından ortak bir gelecek çıkarmak zorundayız. Çünkü hafızayı bölerek adalet kurulmaz. Halkları birbirinden uzaklaştırarak barış kurulmaz.
Alevi hafızasına da sahip çıkacağız, Kürtlerin özgürlük ve demokrasi mücadelesine de. İkisini birbirinin karşısına koyan her siyasi hesap, halkların değil, ayrıştırıcı siyasetin hizmetine girer.








