Alevilerin talepleri, yalnızca ibadethane ve bu mekanların ihtiyaçlarını karşılama tartışmasına indirgenemez. Alevilik devlet tarafından tarif edilmesi gereken bir inanç değildir. Binlerce yıllık devlet dışı kalmış bir inanç söz konusudur. Alevi toplumunun kendi inanç anlayışını, cemini, ocak sistemini, dergâhlarını, ziyaretlerini, dillerini, kültürünü ve hafızasını özgürce yaşatabilmesi gerekir. Devletin görevi Aleviliği tanımlamak değil, Alevilerin kendi inançlarını özgürce tanımlama ve yaşama hakkını güvence altına almaktır. Diyanet merkezli tekçi inanç anlayışı yerine bütün inançlara eşit mesafede duran laik ve demokratik bir hukuk düzenine ihtiyaç vardır. Böyle bir ihtiyaç ancak barışın toplumsallaşması ile mümkündür. Alevi hakikati bize şunu söyler: Hak bir bütündür. Cümle can Hakkın görünür olma halleridir. İnanç özgürlüğü olmadan demokrasi, demokrasi olmadan da toplumsal barış eksik kalır.
Barış toplumun tamamının meselesidir
Barışı yalnızca devlet ile silahlı aktörler arasındaki bir müzakereye indirgemek doğru değildir. Barış toplumun tamamının meselesidir. Kadınların, gençlerin, işçilerin, emekçilerin, farklı halkların, kimliklerin, tercihlerin ve inançların, sivil toplumun, yerel yönetimlerin ve demokratik kurumların bu sürece katılması gerekir. Çünkü barış yalnızca masada yapılan anlaşmayla değil, toplumun gündelik yaşamında kurulur. Mahallede, okulda, işyerinde, cem evinde, belediyede, parlamentoda ve sokakta kurulan ilişkiler barışın gerçek zeminidir. Her bireyin ruhen, zihnen ve bedenen özgür olması durumudur. Bu nedenle barışın dili de demokratik olmalıdır. Barışın dili yetmiş iki milleti kapsamlıdır. Hiçbir kimlik diğerinin üzerinde görülmemeli; hiçbir inanç diğerinden üstün tutulmamalıdır. Farklılıklar birbirlerinin varlık nedeni olmalıdır. Bunun için “Barış ve Demokratik Toplum” perspektifi toplumsallaşmalıdır. Alevi yolundaki “can” kavramı burada güçlü bir anlam taşır: İnsan, önce candır. Canın dili, inancı, kimliği ve düşüncesi farklı olabilir; fakat insanlık onuru bakımından eşittir. “Yol bir sürek bin bir” söylemi bu hakikati ifade eder.
Yeni bir toplumsal sözleşme gerekiyor
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, geçmişin inkârı üzerine kurulmuş eski sözleşmenin yeniden üretilmesi değil; toplumun bütün farklılıklarını kabul eden demokratik bir toplumsal sözleşmedir. Bu sözleşmenin temelinde; eşit yurttaşlık ve özgür yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, demokratik siyaset, inanç özgürlüğü, ana dil ve kültürel haklar, yerel demokrasi, kadınların eşitliği, gençlerin özgür ve demokratik yaşama katılımı, düşünce ve ifade özgürlüğü, emeğin ve doğanın korunması, geçmişle yüzleşme ve hakların iadesi olmalıdır. Böyle bir sözleşme devletin topluma lütfu değil, toplumun demokratik iradesinin sonucu olmalıdır. Geçmişle yüzleşmek geleceği kurmaktır. Geçmişle yüzleşmek geçmişte kalmak değildir. Yüzleşmek hesap verebilmektir. Tam tersine, geçmişin adaletsizliklerini geleceğin güvencelerine dönüştürmektir. Alevi yolunda ikrar, yalnızca söz vermek değildir; verilen sözün arkasında durmaktır. Aslolan ikrar vermekten ziyade verdiği ikrarda durmaktır. Bugün barış konusunda da toplumsal bir ikrara ihtiyaç vardır. İkrar aynı zamanda politik tutum belirlemektir. Devlet, geçmişte yaşanan hak ihlallerini görmezden gelmek yerine bunlarla yüzleşmelidir. Toplum ise geçmişin acılarını yeni düşmanlıkların kaynağı haline getirmeden, adalet ve eşitlik temelinde ortak bir gelecek kurmalıdır. Hakların iadesi işte bu nedenle önemlidir. Bir insanın hukuksuz biçimde elinden alınan hakkını geri vermek ayrıcalık değildir. Bir halkın dilini özgür bırakmak başka bir halkın hakkını azaltmaz. Alevilerin inanç özgürlüğünü güvence altına almak başka inançların özgürlüğünü tehdit etmez. Seçilmişlerin görevlerine dönmesini sağlamak demokrasiye zarar vermez; tam tersine demokrasiyi güçlendirir.
Barışın yolu rızalıktan geçer
Türkiye’nin önünde önemli bir tarihsel fırsat bulunmaktadır. Ancak bu fırsat, yalnızca çatışmasızlık üzerinden değerlendirilmemelidir. Gerçek barış; devletin toplumla kurduğu ilişkinin değişmesi, inkârın yerine kabulün, baskının yerine özgürlüğün, üstünlüğün yerine eşitliğin, zorun yerine rızalığın geçmesiyle mümkündür. Alevi hakikati bize yüzyıllardır başka bir yaşamın mümkün olduğunu söylüyor: Can cana, el ele, gönül gönüle. Varlığın birliğine aşk ile… Barış da böylesi bir toplumsal ilişkiyi gerektiriyor. Silahların susması önemlidir; ancak tek başına yeterli değildir. Barışın kalıcılaşması için gasp edilen haklar iade edilmelidir. Hukuksuzluklarla yüzleşilmelidir. Demokratik siyasetin önü açılmalıdır. Yerel halk iradesi güvence altına alınmalıdır. Alevilerin inanç özgürlüğü güvence altına alınmalıdır. Kadınların, gençlerin ve emekçilerin eşit yurttaşlık temelinde söz ve karar sahibi olması sağlanmalıdır. Ve bütün bunların üzerinde, toplumun rızalığına dayanan demokratik bir yaşam kurulmalıdır. Çünkü rızalık yoksa barış eksiktir; adalet yoksa rızalık mümkün değildir. Kalıcı barışın yolu adaletten, adaletin yolu hakikatten, hakikatin yolu yüzleşmeden, yüzleşmenin yolu ise eşit ve özgür bir toplumdan geçmektedir. Gasp edilen hakların iadesi bir lütuf değil, adaletin tecellisidir. Kalıcı barış ise ancak bütün canların eşit, özgür ve rızalık içinde yaşayabildiği demokratik bir toplumla mümkündür. Barış yetmiş iki milletin kurduğu en kutsal cem erkanıdır. Barışa çerağ uyandıranlara aşk olsun.









