Akdeniz’in artık göçmen mezarlığı haline geldiği herkesin malumu. Sadece son on yıllık dönemde her yıl ortalama üç bin göçmen Akdeniz’in karanlık sularında kayboluyor. Son derece tehlikeli olan bu göç rotasına rağmen, her yıl yüz binlerce insan Avrupa’ya ulaşmak için yola çıkıyor. Başka çareleri de yok, çünkü savaşlar ve sömürü, iklim değişikliği ve ekolojik felaketler özellikle yoksul coğrafyaları cehenneme çeviriyor. BM mülteci yardım kuruluşu UNHCR’in 2025 yılı verilerine göre halihazırda dünya çapında 117,8 milyon insan mülteci durumunda. Koşullar böyle kalmaya devam ettiği sürece harekete geçen milyonların sayısı artmaya devam edecek.
Gene UNHCR verilerine baktığımızda, mültecilerin büyük çoğunluğunun yoksul ülkelere sığındıklarını görebiliriz. Yani emperyalist-kapitalist dünya düzeninin yol açtığı insanlık dramının ana yükünü, hem de yıllardan beri, yoksul ülkeler taşıyor. Avrupa Birliği’nde ise 2025 yılında yaklaşık 670 bin sığınma dilekçesi verilmiş. Avrupa’daki egemen siyaset bu gerçeğe rağmen göçü “ilk sıradaki jeopolitik tehdit” olarak nitelendirmekte ve sınır rejimini giderek militaristleştirmektedir.
Avrupa’daki egemen siyasetin bu yaklaşımını sadece siyasetçilerin ırkçı olmalarıyla açıklamak yeterli değildir. Çünkü göç rejimi müthiş etkisi olan bir egemenlik aracıdır. Göçmen ve mültecileri tüm toplumsal ve iktisadi sorunların nedeni olarak lanse etmek, salt haklı toplumsal itirazları etkisizleştirmemekte, aynı zamanda militarizme ve emperyalist yayılmacılığa toplumsal rıza üretmeye yaramaktadır. “Yaşlı kıtanın” sürekli taze kana, yani kalifiyeli-kalifiyesiz genç emek gücüne ihtiyacı olduğu, hatta başta sağlık ve bakım hizmetleri olmak üzere birçok sektörün göçmenler olmadan işlemeyeceği bilinmesine rağmen, ırkçı göç politikalarına başvurmalarının temel nedeni budur.
Bir diğer temel neden de Avrupa’nın çeperindeki ülkeleri tampon bölge haline getirmeye ve iş birlikçi otokratik rejimleri desteklemeye yaramasıdır. Bunun da nasıl yapıldığını Alman Dışişleri Bakanı Johann Wadephul’ün bugünlerdeki Mağrip ülkeleri ziyaretinden görmekteyiz. Wadephul’ün Tunus, Cezayir ve Fas’ta yapmakta olduğu görüşmelerin tek konusu tabii ki sadece göç politikaları değil. İktisadi ilişkiler, enerji ithalatı, askeri iş birliği ve otomotiv tekelleri için yeni üretim mevkileri görüşmelerin merkezi gündem maddeleri.
Özellikle mültecilere karşı acımasız ve insanlık dışı uygulamalarıyla tanınan Fas ve Tunus’taki dikta rejimleri, kendilerine meşruiyet ve milyarlarca avroluk destek paketleri sağlayacak bu ziyaretten hayli memnunlar. Çünkü süren ve derinleştirilecek olan bu iş birliği dikta rejimlerine erklerini istikrarlı bir şekilde sürdürme olanağı verecek ve mültecileri aç-susuz Sahra Çölü’ne gönderme gibi uygulamalarını Avrupa kamuoyu eleştirisinden korumayı sağlayacak. Zaten Wadephul yüksek miktarda “kalkınma yardımı” verdikleri bu rejimleri “kaçakçılığa ve illegal göçe karşı verilen mücadelenin en önemli partnerleri” olarak nitelendiriyor. Sahra Çölü’ndeki binlerce mülteci cesedini ise “münferit olaylar” diye küçümsüyor. Wadephul verdikleri askeri, mali ve siyasi destekle bu rejimlerin Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti ile kurdukları iktisadi ilişkileri de baltalamayı hesaplıyor.
Kısacası, küresel ekonomik ve “güvenlik” çıkarları açısından Avrupalı emperyalistler için daha fazla önem kazanan Mağrip ülkeleri ve bilhassa Sahel Bölgesi, muhtemelen yakında oluşturulacak mülteci toplama kamplarıyla göçü kontrol altına alacak tampon bölge haline getirilecek. Dikta rejimleri güçlenecek, Mağrip uluslararası tekellere peşkeş çekilecek. Faturası da hem mültecilere hem de Mağrip ülkelerinin yoksul halklarıyla çalışan sınıflarına çıkarılacak. Üstüne üstlük, Almanya’daki çoğunluk toplumuna “göçü biz engelleriz” görüntüsü verilecek. Gerçi bu görüntünün 6 Eylül’de yapılacak Saksonya Eyalet Parlamentosu seçimlerinden ırkçı-faşist AfD’nin birinci çıkmasını engellemesi pek olası değil. Ama dünyanın yoksullarına, Avrupa’ya gelme “cüretinde” bulunanlara, kuzeyi ve güneyi ile Mağrip’ten ötesinin ölüm tarlası olduğu gösterilmiş olacak.









