Alevilik yalnızca bir inanç değildir. Yüzyıllar boyunca oluşmuş bir toplumsal hafızadır. Bu hafızanın içerisinde katliamlar da vardır, direnişler de dayanışma da vardır, iktidarla kurulan gerilimli ilişki de. Bu nedenle Alevilik, devletin belirlediği dar kimlik kalıplarına kolayca sığdırılamıyor
Ergin Doğru
Son günlerde Altan Tan’ın Alevileri hedef alan sözleri, Kemal Öztürk’ün Suriye’deki Alevi katliamlarına ilişkin yaklaşımı ve yeniden görünür hale gelen nefret söylemi, Alevilerin bir kez daha hedefe konulduğunu gösteriyor. Ancak yaşananları birkaç kişinin sözlerinden ibaret görmek, meselenin asıl boyutunu gözden kaçırmak olur. Çünkü burada yalnızca Alevilere yönelik bir nefret söylemiyle karşı karşıya değiliz. Aleviliği yeniden tanımlama, Alevileri devletin ve egemen siyasetin belirlediği sınırlar içerisine çekme ve onları toplumsal müttefiklerinden koparma çabasıyla karşı karşıyayız.
Aleviler uzun yıllardır devletin çözmek istediği ama bir türlü istediği biçimde çözemediği bir “mesele” olarak görüldü. Devlet Aleviliği olduğu haliyle tanımaktan çok onu kendi siyasal ve inançsal sınırları içerisinde yeniden tarif etmeye çalıştı.
12 Eylül sonrasında bunun en açık biçimlerinden biri Türk-İslam anlayışıydı. Alevilik bu anlayışın sınırları içerisine yerleştirilmeye çalışıldı. Aleviliğin Türklükle uzlaştırılması için önemli bir ideolojik çaba yürütüldü. Ancak Aleviliğin İslam’ın sınırları içerisinde yeniden tanımlanması aynı ölçüde karşılık bulmadı. Alevilik, bütün zorlamalara rağmen İslamileştirilemedi. İzzettin Doğan ve Fermanî Altunlar gibi isimler üzerinden yürütülen politikalar Alevi toplumunun belirli kesimlerinde etkili oldu. Devletin kabul edebileceği bir “makbul Alevilik” oluşturulmaya çalışıldı.
Özellikle Sivas Katliamı sonrasında demokratik Alevi hareketinin ortaya koyduğu örgütlü duruş, Aleviliği devletin istediği biçimde yeniden şekillendirme girişimlerinin karşısında güçlü bir toplumsal irade oluşturdu. Alevilik yalnızca bir inanç değildir. Aynı zamanda yüzyıllar boyunca oluşmuş bir toplumsal hafızadır. Bu hafızanın içerisinde katliamlar da vardır, direnişler de dayanışma da vardır, iktidarla kurulan gerilimli ilişki de. Tam da bu nedenle Alevilik, devletin belirlediği dar kimlik kalıplarına kolayca sığdırılamıyor. Bugün iktidardaki siyasal İslamcılar ve milliyetçiler devleti yeniden organize ederken, Aleviliğin bu toplumsal ve muhalif karakteri de yeni siyasal düzene aykırı görülüyor. Bu nedenle AKP eliyle farklı dönemlerde açılımlar yapıldı, çalıştaylar düzenlendi, cami-cemevi projeleri gündeme getirildi ve son olarak Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruldu.
Bütün bu girişimlerin merkezindeki temel tartışma ise değişmedi: Aleviliği kim tarif edecek? Aleviler mi, devlet mi? Bunlar birbirinden tamamen bağımsız değil. Bir tarafta Aleviliği ehlileştirmeye ve sisteme eklemlemeye çalışan siyasal akıl; diğer tarafta Aleviliği tarihsel önyargılar üzerinden düşmanlaştıran zihniyet bulunuyor. Siyasal koşullar uygun hale geldiğinde bu düşmanlık daha görünür oluyor. Bugün Altan Tan’ın Aleviliği “Ali’siz Aleviler” ve “siyasal Alevilik” gibi tanımlamalar üzerinden tartışmaya açması da bu nedenle yalnızca kişisel bir polemik olarak görülemez. Tan’ın Alevilik ile solculuk, marksizm ve ateizm arasında kurduğu ilişki üzerinden yaptığı değerlendirmeler Alevi kurumlarının tepkisini çekti.
Kemal Öztürk’ün ise Suriye’deki Arap Alevileri hedef alan sözleri, bu nefret dilinin daha ağır bir biçimini ortaya çıkardı. Öztürk daha sonra sözlerinin “katliam istediği” anlamına gelmediğini savunsa da kullandığı ifadeler Alevi kurumları ve farklı siyasi çevrelerin sert tepkisine neden oldu. Burada önemli olan yalnızca bu kişilerin söyledikleri değil; bu sözlerin hangi siyasal iklimde bu kadar kolay dolaşıma girebildiğidir. Fakat Alevilere yönelik saldırıların bir başka boyutu daha var. Türkiye yeni bir siyasal süreçten geçiyor. Barış ve Demokratik Toplum süreci hız kazanırken, bu sürecin başarısızlığını isteyen farklı girişimler de ortaya çıkıyor. Bir yandan görüşme notları üzerinden zihinsel bir bulanıklık yaratılmaya çalışılırken, diğer yandan toplumun farklı kesimleri birbirinden uzaklaştırılıyor.
Aleviler, Kürtler, sosyalistler ve demokratik kamuoyu aynı dönemde farklı biçimlerde hedef haline geliyor. Amaç, toplumsal muhalefeti parçalamak. Tam da bu nedenle Altan Tan’ın Alevileri barış karşıtı göstermeye yönelik yaklaşımı basit bir siyasi polemik değildir. Alevilerin barışa ilişkin tutumu ve desteği ortada. Alevi kurumlarının yöneticileri de bu konudaki tutumlarını açık biçimde ifade etti. Buna rağmen Alevileri barış karşıtı göstermeye çalışmak, Alevileri Kürtlerden uzaklaştıran ve Kürt Özgürlük Hareketi’ni toplumsal müttefiklerinden koparan bir siyasete hizmet ediyor. Aynı zamanda yeni bir “makbul Alevi” tanımı üretiyor. İktidarla uyumlu olan Alevi makbul; devletin çizdiği sınırlar içerisinde konuşan Alevi kabul edilebilir; kendi siyasal iradesini ortaya koyan ve dayanışma kuran Alevi ise sorun haline getiriliyor. Buradaki mesele yalnızca Alevilerin nasıl tanımlanacağı değil. Kimin kiminle dayanışma kurabileceğinin belirlenmesidir. Kemal Öztürk’ün Suriye’de Kürtlerin Şam’la anlaşma yaptığı bir dönemde Arap Alevileri hedef alan sözlerini de bu bağlamdan bağımsız düşünmek mümkün değil. Bir halkın katledilmesini herhangi bir siyasal hedef adına normalleştiren veya meşrulaştıran her dil, hangi hayatların korunmaya değer, hangilerinin ise gözden çıkarılabilir olduğuna dair tehlikeli bir sınır çizer. Daha da önemlisi, Türkiye’de yeni bir düzen kurulurken Alevilerin, Kürtlerin, sosyalistlerin ve demokratik güçlerin neden birbirinden koparılmaya çalışıldığıdır. Alevi’nin Kürt’ten korkması, Kürd’ün Alevi’den kuşkulanması, muhalifin başka bir muhaliften uzaklaşması isteniyor. Herkes kendi kimliğine ve kendi yalnızlığına çekildiğinde, herkes tek başına mücadele etmek zorunda kalıyor ve tek başına mücadele eden herkes daha kolay yeniliyor.
Bu yüzden bugün yapılması gereken yalnızca Alevilere yönelik saldırılara cevap vermek değil; Alevilere, Kürtlere, sosyalistlere ve bütün demokratik toplumsal kesimlere yönelen saldırıların birbirinden bağımsız olmadığını görmek. Bugün Alevilere yönelik nefret söylemi karşısında sessiz kalmak, yarın başka bir toplumsal kesimin yalnız bırakılmasını engellemeyecek. Hedefler değişebilir. Saldırının dili değişebilir ama parçalama siyaseti değişmez. Önce birbirinden uzaklaştırırlar, sonra birbirinden kuşkulandırırlar, ardından “makbul” olanı tarif eder ve sonunda teslimiyet beklerler. Bu nedenle Alevilerin, Kürtlerin, sosyalistlerin ve bütün demokratik toplumsal kesimlerin bugün yapması gereken kendilerine karşı kurulan bu siyasal denklemi bozmak ve ortak bir demokratik irade geliştirmektir. Mesele yalnızca Alevilerin maruz kaldığı nefret değildir. Mesele, bu nefretin hangi siyasal amaçlarla yeniden dolaşıma sokulduğudur. Onların en büyük korkusu Alevi’nin, Kürd’ün ve sosyalistin yan yana gelmesi değildir yalnızca; birbirlerinin mücadelesinde kendi özgürlüklerini görmeye başlamalarıdır. Çünkü o gün kurdukları yalnızlık siyaseti çökmeye başlar. Onların hesabı herkesin kendi yalnızlığında yenilmesi. Bizim cevabımız ise birbirimizin yanında durmak olmalı.









