Akademisyen-Yazar Tanıl Bora’nın “Linç rejimi” olarak tanımladığı Türkiye gerçeği bütün canlılığıyla toplumsal hayatımızdaki varlığını sürdürüyor.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırı üzerinden linç rejimi yeniden gündeme geldi. “Kültür” olarak da tanımlanan linç olgusu toplumun hafızasında bir tehdit olarak diri tutulduğu gibi unutulduğu hissedilen her an yeniden yeniden ve şok edici olaylar ile hatırlatılıyor. Kılıçdaroğlu’na yönelik linç saldırısı ne ilktir ve ne de rejim bu haliyle devam ettiği müddetçe son da olacaktır.
Türkiye’nin yakın ve uzak tarihinde çoğu muhaliflere yönelmiş buna benzer onlarca, yüzlerce örnek vardır. Can kayıplarına da neden olan 1998-1999 yılındaki HADEP binalarına yönelik linç saldırıları, Beypazarı, Sakarya ve daha pek çok yerde Kürt işçilere yönelik linç girişimleri, yakın zamanda HDP il ve ilçe binalarının ateşe verilmesi, Kırşehir’de Gül Kitapevi’nin yakılması, Samsun’da Ahmet Türk’ün yumruklanması hatta bir süre sonra Kürt illerine giden otobüslerin taşlanması, Amed Spor’a yönelik saldırılar, 2010’da Gemlik’e yapılan yürüyüşün Bozüyük’te linç saldırısına uğraması…
Bu olayların tamamı linç güruhunun her zaman her yerde canlı olduğunu ve sistemin işaret ettiği yere saldırmayı görev bildiğini gösteriyor. Madımak ve 1915 soykırımı bu linç rejiminin yarattığı trajedilerdir. Kılıçdaroğlu’na yönelik saldırılar Türkiye siyasi tarihi açısından önemli olmakla birlikte daha önce yaşanan tarihsel örneklerin yanında masum kalır. Ankara’daki linç saldırısı, bazı kesimlerin ileri sürdüğü gibi Erdoğan’ın “Türkiye ittifakı, kızgın demiri soğutma” sözlerine karşı geliştirilen bir provokasyon, Erdoğan’ı boşa düşürmeye yönelik bir girişim değil tek başına. Bu saldırı Saray’a bir mesaj olduğu gibi, CHP’yi yeniden milliyetçi “Türkiye ittifakına” kendi meşrebince davet etme girişimidir. O yumruk CHP’ye kendi hakikatini ve yerini bildirme yumruğudur. CHP tabanında yaşanabilecek olası bir demokratikleşme eğilimine verilmiş bir cevaptır.
31 Mart’ta yaşanan gelişmeleri bir MHP milletvekili, “CHP demokrasiyi getirmeye çalışıyor buna izin vermemek lazım” sözleriyle ifade etmişti. Süleyman Soylu’nun saldırı sonrasında yaptığı açıklamada da bu tespitin işaretlerini görmek mümkün.
CHP, elbette demokratikleşmiş, milliyetçi reflekslerinden arınmış değildir. Ama CHP tabanında bir demokratikleşme arayışı vardır. Baykal’ın yıllarca CHP tabanını sağa, milliyetçiliğe yatırma, CHP’nin tarihsel misyonuna uygun bir tekçiliğe göre dizayn etme girişimlerinin 31 Mart ile birlikte tehlikeye düştüğü düşünüldü. CHP’nin HDP ile ilişkilenmesini en büyük tehdit ve tehlike olarak görüyor sistem sahipleri. Çünkü CHP’nin HDP ve Kürtlerle ilişkilenmesinin CHP’yi değiştirip demokratikleştirme tehlikesini barındırdığını düşünüyor bu kesimler. Tekçilik üzerinden şekillenen sistemin en fazla korktuğu şeydir demokrasinin tabandan gelişecek olması.
31 Mart seçimleri demokrasinin tabana yayılacağına yönelik bu kesimler için tehlike işareti oldu. Tabanda gelişen bu demokrasiye meyletme eğiliminin bir süre sonra gözünü iktidara diken herkesi etkisi altına alacağından korkuldu. Söz konusu linç saldırısının 23 ve 24 Nisan tarihleri arasındaki etkileşimin yıldönümüne denk gelmesi de ayrıca dikkatlerden kaçmıyor.
23 Nisan, kurulan meclis ve sonrasında Türk egemenliğine dayalı cumhuriyetin ilan edildiği tarihtir. 24 Nisan 1915, 23 Nisan’dan 5 yıl önce Türkiye tarihinin gördüğü en büyük trajedilerden biridir. Bu rejim varlığını linç üzerinde var etmiştir. Şimdi o tarihi döngü değişim işaretlerine rağmen ısrarla sürdürülmeye çalışılıyor. Bahsi geçen egemenlik halk egemenliği değil Türkçü-Mukeddesatçı iktidar kesiminin toplum üzerindeki egemenliğidir. Sistem için bu egemenliği sürdürmenin yolu da linç ve katliam rejimini sürdürmekten geçiyor.
Formül yıllar önce Fatih’in “Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katl itmek münâsibdir. Ekser ulemâ dahi tecviz etmişlerdir. Anınla âmil olalar” şeklindeki “saltanatın bekası için kardeş katli”ne onay veren yasası ile ortaya konuldu. Bahçeli, “devletin bekası” lafını ettiği gün Kılıçdaroğlu’na atılan yumruğun da sparişini vermişti. Linç rejimini günümüz Enver Paşaları sürdürüyor.
Enver Paşa rolüne soyunan ve 1915 ruhunu diri tutan, bunun üzerinden “iktidarın bekasını” korumaya çalışan pek çok isim var. İçişleri Bakanlığı görünürde biraz bu rolü üstleniyor. Ortada Saray’a karşı gelişen bir MHP-Soylu ittifakı mı var ve bu Saray’ı da mı kuşatıyor yoksa bu Saray’ın yarattığı gönüllü bir mekanizma mı? Bunları ayırt etmek için henüz erken ancak Saray’ın artık eskisi kadar manevra kabiliyetine sahip olmadığı ve harekat alanın daraldığı ve gittikçe kuşatıldığını gösteren pek çok örnekte mevcut. Bütün bunlar bize, en kıymetli değişimin tabanda gelişen değişim olduğunu gösteriyor.
31 Mart’ın kimi kısmi sonuçları bile baskı rejiminde bu çalkalanmayı yarattığına göre, esaslı bir değişim hareketi yönetim eliti arasındaki çelişkileri derinleştirecektir. O yüzden iktidar odağının kendiliğinden değişeceğine yönelik beklenti boş bir beklentidir. İktidarı da değiştirecek olan taban demokrasisidir ve bunun da yolu gelişen büyüyen toplumsal mücadeleden geçiyor. Leyla Güven’in öncülük ettiği bugün sessizlikle karşılanan direniş hattı bütün bu gelişmelere, linç rejimine karşı verilmiş en esaslı mücadelelerden biridir bugün.














