Sokaklarda gözlenen yeni demokratik mücadele dinamiği, inşa sürecinde olan demokratik siyaset alanına hem yeni ittifaklar kurabileceği hem de toplumsal tabanını genişletebileceği bir potansiyel sağlıyor
Ferit Şenyaşar*
Türkiye, son yıllarda adliye koridorlarından taşarak, sokaklara, meydanlara ve neredeyse her köşe başına yayılan benzersiz bir adalet arayışı dalgasına tanıklık ediyor. Şüpheli ölüm davalarının peşini bırakmayan ailelerden, iş cinayetlerinde yakınlarını kaybedenlere, doğasını korumak için kepçelerin önünde duran köylülerden, hakkını alamadığı için direnişe geçen işçilere kadar toplumun çok farklı kesimleri sokaklarda vicdan mahkemelerini kurarak “adalet nöbetleri” tutuyor.
Bu durum, bizlere yalnızca geleneksel hukuk mekanizmalarına duyulan güvenin sarsıldığını göstermiyor. Aynı zamanda Türkiye’de toplumsal muhalefetin ve dayanışmanın dönüştüğü yepyeni bir kamusal alanın inşa edildiğine tanıklık ediyoruz.
Geleneksel olarak adalet, devletin resmi kurumları ve mahkeme salonlarıyla sınırlı bir kavram olarak algılanır. Oysa adalet, borçlu olunanın geri verilmesidir. Adalet özlemiyle yaşayan insanlar resmi mekanizmaların hantallaştığı ve tarafsızlığını yitirdiği düşüncesiyle meydanlardalar.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında filizlenen nöbetler, tam olarak bu kırılmanın bir sonucu. Adliye önleri, köy meydanları veya fabrikalar, hak taleplerinin dile getirildiği alanlara dönüştü.
Bu alanlarda aynı zamanda kolektif bir hafıza oluşuyor. Cesaret bulaşıyor, hak mücadelesi yürütenlerin yöntemleri diğerlerine ilham kaynağı oluyor. Bunu en son Doruk Madencilik işçilerinin Ankara’da başlattıkları eylemin diğer madencilere ve öğretmenlere yol göstermesi örneğinde gördük.
Sokakların sağladığı yeni alan
Sokakların sağladığı yeni alanın en büyük gücü, “görünmez kılınmak isteneni görünür yapma” kabiliyetidir. İktidar elitlerinin ve ana akım medyanın sessiz kaldığı, hukuki süreçlerin zamana yayılarak unutturulmaya çalışıldığı davalar, adalet nöbetleri sayesinde güncel kalıyor. Bir annenin elindeki dövizle aylarca aynı köşede oturması sadece bir protesto değil, onu mağdur eden sistemin hafızasına düşülen bir şerhtir.
Ayrıca bu nöbetler, birbirinden tamamen bağımsız görünen mağduriyetler arasında köprüler kuruyor. Bir çevre direnişçisiyle, iş cinayetine kurban giden bir işçinin ailesi aynı nöbet alanında buluşabiliyor, birbirleriyle dayanışıyor, deneyim aktarımında bulunuyor.
Bu durum, parçalanmış toplumsal kesimleri adalet gibi kapsayıcı bir şemsiye altında bir araya getiren yeni bir demokratik mücadele dinamiği yaratıyor.
Adalet özlemiyle kendiliğinden gelişen, sokakları yeni mücadele alanlarına dönüştüren dinamikleri örneklendirmek gerekirse;
Yasın politizasyonu olarak tanımlanabilecek, geleneksel olarak ev içine, özel alana hapsedilmek istenen kadın ve anne figürü, adalet arayışı için sokağa çıktığında sistem için en sarsıcı muhalefet biçimlerinden birine dönüşür.
Yaşam alanlarının savunulması amacıyla başlayan mücadeleler, doğa savunucularının köylerinde veya ormanlarda başlattıkları nöbetlerdir. Yerel halkın toprağına, suyuna sahip çıkmasıyla başlar. Ardından şehirlerden gelen aktivistler, hukukçular ve sanatçılarla birlikte toplumsal mücadele alanı haline gelir.
Fabrika önlerinde veya kurumlarda somutlaşan emek ve işçi adaleti nöbetleri, haksız işten çıkarmalara, hak gasplarına ve iş cinayetlerine karşılık yürütülen nöbetlerdir. Sınıf bilincinin ekmek davasıyla adalet zemininde buluştuğu alanlar.
Yapısal krizlerden kaynaklı olarak yaşanan mağduriyetleri onarabilmek adına başlayan, örneğin TCK 158 mağdurları gibi, Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz ve derin yoksulluktan kaynaklı olarak mahkemelerle karşı karşıya gelen, esasen bir infaz düzenlemesi ve gerçek bir hukuk reformu isteyen yurttaşların ailelerinin yürüttükleri adalet mücadeleleridir.
Tüm bu mücadelelerin ortak paydası, hukukun biçimsel kurallarına harfiyen uymak yerine, meşruiyetini insan hakları normlarından ve vicdandan alan birer sivil itaatsizlik eylemleri olmalarıdır.
Yeni ittifaklar, yeni imkanlar
Sokaklarda gözlenen yeni demokratik mücadele dinamiği, inşa sürecinde olan demokratik siyaset alanına hem yeni ittifaklar kurabileceği hem de toplumsal tabanını genişletebileceği bir potansiyel sağlıyor. Günlük ve kısır tartışmalara, dar ve grupçu hesaplara boğulmadan demokratik siyaset zeminini büyütebilmenin anahtarı bu yeni dinamiklerde gizlidir.
Türkiye toplumu derin ve çoklu krizler içindeyken, toplumun ortak paydalarda buluştuğu alanlarda barışın toplumsallaşmasını sağlayabilecek, yeri geldiğinde sivil ağlarda ve demokrasi cephelerinde kilit bir aktör, kurucu kimliğe sahip bir siyasal özne olarak konumlanmak gerekiyor.
Demokratik siyaset, adalet nöbetlerinin, ekoloji mücadelesinin, işçi direnişlerinin gücünü politik bir enerjiye dönüştüren esnek ve yaygın siyasal ağını, devlet elitlerinin çelişkilerine, başka fraksiyonların kavgalarına meze etmeden, radikal bir Üçüncü Yol stratejisinin örgütlenmesi için seferber olmalıyız.
*DEM Parti Riha Milletvekili









