15 Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen sonrasında ve takip eden süreçte siyaset kurumunun ve rejimin yeniden yapılandırılması bağlamında ağırlıklı olarak devlet üniversitelerinden olmak üzere yüzlerce öğretim görevlisi akademisyen art arda çıkarılan KHK’larla üniversitelerden uzaklaştırılmıştı. O süreçte birkaç istisna dışında vakıf üniversiteleri de benzer tutum almaktan geri kalmamışlardı.
Aradan geçen on yılda KHK ile işine son verilen akademisyenler peyderpey görevlerine geri dönerken, bu kez vakıf üniversiteleri kendi içlerinde bir tasfiye sürecine girmiş görünüyorlar. 2025-26 akademik yılının sonu itibariyle “Sözleşme sürelerinin dolduğu”, “norm fazlası” gibi gerekçelerle İstanbul’daki Arel, Beykent, Aydın, Maltepe, Gelişim, Bilgi, Yeni Yüzyıl ve Atlas üniversitelerinde 200’ü aşkın öğretim görevlisinin işine son verildi.
Sözleşmeleri tek taraflı feshedilen öğretim görevlileri arasında, on dört yıldır Arel Üniversitesi’nde görev yapan, feminizm üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Feryal Saygılıgil ile iktidar tarafından kayyım yönetimi atanan İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yirmi bir yıldır görev yapan tarihçi Prof. Dr. Bülent Bilmez de bulunuyor.
Akademisyenler, öğretim elemanları sendikaları, aydınlar yıllar boyu, üniversitelere uygulanan çifte kıskacın bu ülkede “akademik yaşam”ın sonunu getireceğini haykırıp duruyorlardı. Öyle de oldu…
Neoliberal saldırı altında üniversitelerin piyasaya entegrasyonuyla “vakıf üniversiteleri” adıyla yükseköğretim kurumlarının özelleştirmeye açılmasının yarattığı çifte kıskaç akademik alanı ticari bir faaliyet olarak gören anlayışı hâkim kıldı. Üstün başarılı öğrencilere farklı düzeylerde burslu eğitim imkanları sunmalarına rağmen, vakıf üniversitelerinde yönetimler yükseköğretim ücretlerini diledikleri gibi saptarken ve bu ücretler ancak küçük bir azınlığın erişebildiği her geçen yıl daha astronomik miktarlara erişiyor. Öğretim elemanlarının maaşları, kütüphane, araştırma, barınma vb. için yapılan harcamalar, “kârı azamileştirme” mantığıyla kısılıyor. “Kâr getirmeyen” bölümler kapatılıp öğretim elemanları kapının önüne konuluyor.
Bu çifte kıskacın üzerine AKP iktidarının üniversiteleri “teslim alma” politikası da bindi. Rektör atama yetkisinin Cumhurbaşkanı’na verilmesi, YÖK üyelerinin çoğunluğunun doğrudan iktidar tarafından atanması gibi düzenlemeler yetmemiş olacak ki, son zamanlarda vakıf üniversitelerine “kayyım atama” uygulaması devreye girdi. Şimdi öğretim elemanlarının, yüzlerce akademisyenin bir kalemde kurumlarıyla ilişkisini kesen ve onları açlığa mahkûm eden söz konusu üniversitelerin bu tasarruflarının önünü alacak herhangi bir hukuki engelin de olmadığına ya da temel haklarının tanınmadığına şahit oluyoruz. Keza, Komisyondan geçip Genel Kurul gündemine gelen Yükseköğretim kanun teklifi ile, kanunsuz bir biçimde uygulanmakta olan güvenlik soruşturması yasal hale getirilecektir. Bu nedenle kanun teklifinin 26. Maddesi geri çekilmelidir.
Sonuçta bu ülkede “üniversiteler” -devlet veya vakıf- herkesin herkesten kuşku duyduğu, iktidara iltisaklı olmayan akademisyenlerin ortama “uyum” sağlayabilmek, ekmeğinden olmamak için “ölü taklidi” yaptığı, zaten az sayıda üniversitemizin ilk 1000 içerisinde yer alabildiği uluslararası sıralamalardaki (QS World University Rankings, Times Higher Education) konumunun sürekli irtifa kaybettiği, intihal, sahte diploma, mobbing, taciz skandallarının kol gezdiği “çiftlikler”e dönüşmüş görünüyor.
Vakıf üniversitelerinin son yıllarda hayli artan keyfi işten çıkarmaları da, Türkiye üniversiteleri üzerindeki çifte kıskacın ve politik baskının yarattığı çürümenin bir sonucudur.
Ve bugün bu “sonuçlar”la olduğu kadar “nedenler”i de karşısına alıp “Hayır!” diye haykırabilen, yaşamı, emeği ve bilimi savunan bir dirence ihtiyacımız var. Hayatın her alanında olduğu gibi, üniversitelerde de…
Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi
Düşünce Suçuna Karşı Girişim
Yurttaş Girişimi









