İki yılı aşkın müzakere sürecinin dönüm noktası sayılan çerçeve yasa, ana akım medyada iktidarın diliyle, uluslararası basında ise ‘affa’ indirgenerek, haberleştirildi
“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” adıyla Meclis’e sunulan çerçeve yasa hak ettiği ilgiyi medyada bulamadı. İktidara yakın yayın organları Kürt sorununu dar bir güvenlik düzenlemesi olarak sundu.
Yasa teklifini çerçevelere sığdırmaya çalışan ana akım medyanın bu çabasıyla temsil ettiği düşünce yapısı, iktidarın mecburen masada olma zorunluluğunu ve bunu manipüle etme çabasını ortaya koydu.
Soruna vitrinlik yaklaşım
İki yılı aşkın süredir devam eden müzakere sürecinde PKK gerillalarının silah yakma töreninin ardından sürecin ikinci aşaması olarak da nitelendirilebilecek gelişmeler yaşandı. Türkiye ilk defa Kürt halkının varlığını kabul etmeye yaklaştı. Böyle bir süreçte iktidara yakın medya toplumsal ve tarihsel bir sorumluluk taşımadığını bir kez daha kanıtladı.
Ana akım medyanın iktidar bloklarının sesi olduğu da hatırlanırsa, iktidarın yasayı süreçle sınırlı tutmaya çalıştığını okuyabiliriz. Aynı hukuk metnine ‘Çerçeve Yasa’ demek ya da ‘Terörsüz Türkiye’ ifadelerinde ısrarcı olmak iktidarın Kürt halkının varlığını inkarının devamı demek. Yasayı ‘Çerçeve Yasa’ olarak tanımlamak aslında sorunu da çerçeveleyip uluslararası siyasete bir vitrine koyma çabası. Çerçeve Yasa Kürt hakları sorununu dar bir alana sıkıştırma ve buna bağlı gelişen diğer sorunlara yayılmasını engelleme çabası. Oysa Çerçeve Yasa demek sorunun köküne yani Kürt hakları sorununun siyasi ve demokratik çözümüne işaret ediyor.
Yerli medya: Prosedürü aktardı, siyaseti atladı
Milliyet, Hürriyet, Sabah, NTV, TRT Haber, A Haber ve büyük ölçüde AA, DHA, İHA haber akışını neredeyse birebir aynı ritimde verdi. Kanun teklifinin TBMM’ye sunumu, komisyon toplantısı, madde sayısı, kimin kapsam dışı kaldığı gibi başlıklar ‘prosedür’ yerine getirilerek verildi. Sürecin siyasi arka planına, kimin neden razı olduğuna, kimin dışlandığına dair soru sormaktan çok, resmi takvimi aktarmaya odaklanan bir yaklaşım sergilendi.
Tüm halka eşit mesafeden durması gereken TRT Haber her zamanki gibi sadece Numan Kurtulmuş, Ömer Çelik, AKP ve MHP sözcülerinin açıklamalarını uzun uzun aktarırken muhalefete, eleştirel seslere neredeyse hiç yer vermedi. Oysa basının Türk halkını Kürtlerin -ve diğer tüm halkların- da haklarının bir insan ve toplum hakkı olarak tanıyor ön kabulü ile kamuoyuna hitap etmeli.
Sözcü: Güvenlik ekseninden bir karşı cephe
Sözcü Gazetesi ise adeta bu sürecin en fazla karşısında duran, Türkiye’nin ırkçı tabanını konsolide eden ve canlı tutan nitelikte yayın yapıyor. ‘Önce teslim sonra gözetim’ gibi manşetler, Türk halkının bekasını gözeten bir bakış açısı taşımaz. Türkiye’de bin yıllardır bu topraklarda yaşayan halkları misafir görmedir, Türk halkına da ezen ulus olma misyonu biçerek, zalim halk sıfatını yakıştırmaktır. Sözcü bu kötülüğü yapmaya devam etti. Bir de Süleyman Soylu’nun geçmişteki sert PKK söylemiyle teklife attığı imzası arasındaki çelişkiyi öne çıkardı. Haber, yasaya güvenlik ekseninden bakan, ‘devlet nasıl garanti alacak’ sorusunu önceleyen bir çizgiyi gösterdi.
Dünya basını
Abdullah Güler, Numan Kurtulmuş gibi hükümet yetkilileri her seferinde ‘bu bir af değil’ ifadesini tekrarlamalarına rağmen, dünya basınının büyük kısmında ‘af’ olarak (amnesty) ele alındı. Hatta AFP buna sınırlı af (limited amnesty) olarak yer verdi. Reuters ve Al-Monitor da ‘ceza ertelemesi’ (suspending prosecutions-sentences) diyerek aynı yaklaşımı devam ettirdi. Oysa yaşananlar bir teslim alma, pişmanlık değil bir müzakere masasının on yıllardır süren savaşı barışa evirmenin, silahla değil diplomasiyle sonuca ulaşmanın çabası. Ancak uluslararası basının kaynak olarak kullandıkları, hakikati nereden bulmaya çalıştıkları da uluslararası basın yayını açısından önemli bir başlık.
Sınıfta kaldı
Reuters, AP, AFP gibi dünya çapında okur kitlesi geniş yayın organları yasa teklifine detaylı bir şekilde yer verse de pek çok haber ajansı birbirine benzer şekilde yayınladı. Yani yüzeysel yaklaştı, konuyu ayrıca kendi muhabiriyle özel olarak ele almadı. Oysa tarihi bir olay olarak nitelendirilen bir mesele, olay haberi gibi ele alınamazdı. New York Times, BBC ve The Guardian gibi büyük gazeteler konuya dair özel bir değerlendirme, analiz haberi yazmadı.
En derin analiz ise The Levant Files’ın “Turkey’s Parliament Takes Up a PKK Disarmament Bill-But Not the Democracy Question” başlıklı analizi yasanın demokratikleşme ve siyasi haklar boyutunu atladığına dair değerlendirmesiyle soruna en net şekilde değinen yazı oldu. Aynı şekilde Middle East Forum’un ‘Disarming the PKK Will Not Resolve the Kurdish Question’ başlıklı yorumu ve bağımsız gazeteci Diego Cupolo’nun Turkey Recap bülteni, büyük ajans haberciliğinin atladıklarını manşetlerine taşıdı.
Al Monitor: Türk medyasından farkı yok
Al-Monitor gazetesinin baş muhabiri Amberin Zaman da Türkiye politikasına Türkiye’de yaşayanlardan daha hakim bir isim. Ancak buna rağmen o da tarihi bir süreci ‘af’ başlığına sıkıştırabiliyor. Amberin Zaman’ın “How Turkey’s PKK amnesty law entwines Kurds’ hopes with Erdogan’s ambitions” (Türkiye’nin PKK affı yasası Kürtlerin umutlarını Erdoğan’ın emelleriyle nasıl iç içe geçiriyor?) başlıklı haberinde, üstelik Türkiye siyasetine ve tarihine bu denli hakim bir isim, haber dilinde 40 bin’in üzerindeki ölümlerde devletin sorumluluğuna asla değinmiyor. Üstelik de bu bin yıllık sorunun gelinen son aşaması Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha seçilme kaygısıyla iç içe verilerek aktarılıyor. Oysa Abdullah Öcalan neredeyse kendisiyle yapılan her görüşmede bu müzakere sürecinin AKP veya Tayyip Erdoğan ile değil devletle görüşüldüğü vurgusunu yapıyor. Amberin Zaman her ne kadar haksız bir şekilde Türkiye’ye giriş yasağı verilmiş bir gazeteci olsa da tam da siyasi iktidarın istediği türde bir gazetecilik sergilemiş durumda.
Haber: Melike Aydın / JINNEWS









