Hatırlanan mutluluk bir an gelir bir hapishaneye dönüşür. İnsan yaşadıklarının kabusuyla bir gün uyanır. Sırra kadem basan bir anı, bir ömrü esaret altına alır. Geçen yılların yıpratan sessizliği elbette bir gün sesini yükseltir ve bir çığlık olup yankılanır, zamanlara aldırmadan hem de. Kırılan bir ayna, tüm sırlarını paramparça eder.
Bildik, sonra da bildiklerimizi gördük. Gördük, sonra gördüklerimizi öğrendik. Öyledir hayat, sonralar gelir tüm öncelerin önüne setler çeker. Başlangıçlar bazı sonlara yetişir, sonlar bazı başlangıçları erteler. Olması gerekenler olmazların cehenneminde küllere döner. Gitmek bazen bir cevaptır, soruları yolundan döndürür.
Durakları var yaşamın, bekleme yerleri, temaşa etme yerleri ve basıp gitme yerleri. Yükseklere çıkıp kuyulara varmak diye bir şey var. Dağların doruklarına çıkıp uçurumlarda kendini görmek var. Beklenmedik her an bizimdir ve bizimledir diye bir kehanet, hayatın gerçeği olup yaşama karışır, belki de kavuşur.
Güzergahı yok yaşamın, haritası ya da pusulası yok. Cazibesini yitirmiş bir dünya, yaşayanları murdar ediyor. Aşklar, ayrılıklar, kayıplar, acılar ve ağlamalar metamorfoza uğruyor. Bir bakış son bakışa evriliyor ve dünyalar kadar sürüyor. Üzülmenin çünkü dibi yok, karadelik gibi ve insanın içini asla rahatlatmıyor.
Çürüyen yıllar var ve insanı çürüten insanlar var, bir arada hışım ediyor günün herhangi bir saatinde. Yıkımlar, enkazlar, molozlar ve biriktikçe çöküşe sürükleyen yüzleşmeler var. Dağılan ve dağıldıkça dağıtan anımsamaların hücum etmesi var, eritiyor insanı. Dünyada o kadar çok varlar birikti ki yokluğun gölgesinde yer bulabiliyor artık insan.
Sezgilerin ve sevgilerin çarpışması insanı böldükçe bölüyor. Coğrafyadır, geçmiştir, gelecektir, şüphe ve kaygıdır; elbette umutların insanı kurşuna dizmesidir, hepsi bir cümlede yüklemini arıyor ve özne yok olmaya mahkûm oluyor. Vedalar bu yüzden trajiktir, üzünç noktalarından insanı uğurlar.
Akıbetler dürter insanı, örnekler çoğalır da çoğalır ve sonuçsuz sonlara doğru uğurlar. Vedaları var insanların, uzun mu uzun sürer ve geçmişi töhmet altında bırakır. Gelecek diye bir rüya, herkesi uykusundan uyandırır. Bazı bazenler hiçliğe mahkûm ederek insanı hiçleştirir. İç çekmeler, iç etmeler ve insanın çekmeceleri bir sebep bulur yok oluşa, varır gider oraya.
Bir fotoğraf çekilir bir gün ve bakmakla sınar insanı, görmekle imtihan eder. Sonrası unutuşlardır ve avunmalardır. Zaten insanı kendini ikna ederek imhalara sürükler. Beklentiler insanı asimile edebilir, umutlar insanı hapsedebilir, sezgiler insanı kaybedebilir. Tüm ihtimaller ihmalleri beraberinde getirebilir ve bir şeyleri götürebilir.
Dönmek diye bir efsane var, anlatılır ve inanılır; oysa bir tek dünyaya mahsustur. Belki bir teselli, tutunacak bir yalan ve insana layık bir fiyaskodur. Zaten insan kendi kendini kandırmayı en iyi bilendir, kanar ve kanatır. Bilinen bir gerçek elbette faş olur bir gün; dünya döner, insanlar gider.
Haftanın kitap önerisi: Maurizio Lazzarato, Devrimi Hatırlıyor musunuz? / Çeviren: Melis İnan ve Münevver Çelik, Otonom Yayıncılık









