Mehmet hocanın ‘Dağ ve Dam Edebiyatı’ ve diğer çalışmaları bize bir kez daha gösteriyor ki hakikat kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Onu aramak, belgelemek, korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak gerekiyor. Mehmet hoca, unutturulmak isteneni yeniden hatırlatıyor
Ahmet Güven
Sevgili Mehmet Bayrak hocanın “Dağ ve Dam Edebiyatı” kitabı hakkında görüşlerimi paylaşmadan önce, kitabın öneminin ve değerinin daha iyi anlaşılması açısından, Bayrak’ın bütün çalışmalarının hangi tarihsel koşullarda doğduğunu ve anlam kazandığını, kısaca da olsa ortaya koymak gerektiğine inanıyorum.
Şöyle ki: Bugün Türkiye ve Kürdistan’da yaşadığımız sorunların yüzyılı aşkın bir geçmişi vardır. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt kimliği ve Alevi kimliği, inkâr, baskı ve asimilasyon politikalarının hedefinde olmuştur. Kürtleri Türklük içinde, Alevileri ise İslam içerisinde eritmeye yönelik politikalar, farklı dönemlerde farklı biçimler alarak devlet politikalarının önemli bir parçası hâline gelmiştir. Özellikle 1990’lı yılların başından itibaren Aleviliği İslam’ın içinde tanımlama ve Alevi kimliğini bu çerçevede yeniden biçimlendirme çabaları daha görünür ve yoğun bir hâl almıştır.
Türkleştirme ve Sünnileştirme
1993 Sivas Katliamı sonrasında, Alevilerin “Türklüğün ve İslam’ın özü” olduğu yönündeki söylem daha güçlü biçimde dolaşıma sokulmuştur. Bu dönemde Aleviliğin tarihsel, kültürel ve inançsal özgünlüğünü araştırmak yerine, onu belirli bir siyasal ve dinsel kalıba yerleştirmeye çalışan devlet destekli yaklaşımlar öne çıkmıştır.
Bu çerçevede Orhan Türkdoğan’ın 1993-1995 yılları arasında Alevi-Bektaşi kimliği üzerine yaptığı sosyo-antropolojik çalışmalarda, Aleviliğin kendi tarihsel gerçekliği içerisinde anlaşılmasından çok, onun nasıl İslamlaştırılabileceği ve mevcut devlet ideolojisiyle nasıl uyumlu hâle getirilebileceği yönündeki yaklaşımın öne çıktığı söylenebilir.
Alevileri İslam içerisinde eritmeye yönelik bu politik atmosferde, Kürt ve sol karşıtlığı üzerinden şekillenen bir Alevilik anlayışının kurumsallaştırılmaya çalışıldığı ve bu bağlamda İzzettin Doğan’ın öncülüğünde Cem Vakfı’nın ortaya çıktığı görülmektedir. Aleviliği İslamlaştırma projesinin başını İzzettin Doğan ve çevresi çekerken, Türkleştirme projesinin başını da Rıza Zelyurt ve Cemal Şener gibi Türkçü isimler çekiyordu. İşte tam da böyle bir tarihsel atmosferde, gerçeğin üzerindeki perdeyi aralamaya çalışan araştırmacıların önemi daha iyi anlaşılır hale gelmiştir. Bunlardan biri, belki de en ısrarcı ve üretken olanlarından biri, Mehmet Bayrak’tır.
Alevi Kürt aşiretleri
Mehmet hocanın 2006 yılında yayımlanan “İçtoroslar’da Alevi-Kürt Aşiretleri” kitabı, dikkatimi çeken önemli çalışmalardan biriydi. Çünkü bu kitap, yıllarca üzeri örtülmüş, susturulmuş ve görünmez kılınmış gerçeklerin üzerine dökülmüş kalın betonun kırılması bakımından önemli bir işlev gördü.
Bölgenin tarihini, coğrafyasını, etnolojisini, inanç sistemini ve halk şiirini bir arada ele alan bu eser, yalnızca geçmişi anlatan bir çalışma değil; aynı zamanda geçmişin belleğini bugüne taşıyan önemli bir başvuru kaynağıdır.
Mehmet Bayrak’ın 1990’lı yılların başından itibaren ortaya koyduğu çalışmalara bütün olarak bakıldığında, karşımızda yalnızca üretken bir araştırmacı değil; devletin sistematik inkâr ve asimilasyon politikalarına karşı, yıllardır kalemiyle mücadele eden bir aydın görürüz. Ortaya koyduğu eserler, bu politikalara karşı tarihsel belleği koruyan ve güçlendiren kıymetli çalışmalardır.
Her çalışma kapı açtı
“Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları”, “Alevi-Bektaşi Edebiyatı”, “Ermeni Âşıkları”, “Bir Siyaset Tarzı Olarak Alevi Katliamları”, Dêrsim ve Koçgirî üzerine çalışmaları, Êzidî-Kızılbaş-Yaresan Kürtleri, “İçtoroslar’da Hakikatçı Alevilik” ve daha nice eser…
Her biri, unutulmaya terk edilmiş bir tarihin kapısını aralıyor. Her biri, resmî tarihin dışında bırakılmış insanların kendi sözünü, kendi belleğini ve kendi hakikatini yeniden kurmasına katkıda bulunuyor. İnkârın karşısına belgeyi, sessizliğin karşısına sözü, unutmanın karşısına hafızayı, resmî tarihin karşısına halkların kendi tarihini koyuyor.
Dolayısıyla ezilen kimliklerin tarihini araştıran bir araştırmacı olarak Mehmet Bayrak, gerçeğin peşinde yalnızca geçmişi anlatmıyor; geçmişin bugünkü anlamını da açığa çıkarıyor. Biliyoruz ki geçmiş unutulduğunda aynı inkâr yeniden üretilebilir. Tarih susturulduğunda yalan, hakikatin yerine geçebilir. Bellek kaybolduğunda ise halkların kendi hikâyelerini anlatma hakkı da ellerinden alınabilir. Mehmet Bayrak’ın yıllardır yaptığı iş, hatırlamak ve hatırlatmaktır.
Dağ edebiyatı
Gelelim Mehmet hocanın yeni kitabı “Dağ ve Dam Edebiyatı”na…
Kitap yalnızca yeni bir eser değil; aynı zamanda uzun yıllara yayılan büyük bir emeğin, belleğin ve tanıklığın yeni bir halkasıdır. Son yıllarda unutulmaya veya görünmez kılınmaya çalışılan kişi, olay ve anlatıları belgeleyerek toplumsal hafızaya kazandırmaktadır.
Kitap; anı, mektup, belge ve tanıklık niteliğindeki tarihsel metinleri bir araya getiren önemli bir eser. Araştırmacıların başvurabileceği, yeni bilgiler edinebileceği bir kaynak olmasının yanı sıra, yazarının uzun yıllara yayılan yazarlık ve araştırmacılık serüvenini de yakından izleyebileceğimiz bir çalışma.
Kitapta değerli yazar Yaşar Kemal’in önemli bir yeri var. Bayrak, 1973 yılında Yaşar Kemal’le tanıştığını ve onun kendisini “sosyal isyancılık geleneği ve onun edebiyatı” üzerine çalışmaya yönlendirdiğini anlatıyor.
Başta Eric Hobsbawm’ın “Sosyal İsyancılar” kitabı ile Timur Karaduman’ın “Çepel Dünya” romanı olmak üzere, Bayrak’ın dağ ve direniş edebiyatı üzerine geliştirdiği düşünsel altyapının hangi kaynaklardan beslendiğini anlamamız açısından bu ayrıntı son derece önemlidir.
Önemli şahsiyetler
Burada Yaşar Kemal’in “İnce Memed” karakterinin arkasındaki tarihsel “sosyal eşkıyalık” geleneğini de hatırlamak gerekir. Çünkü dağ, eşkıyalık, başkaldırı, adalet arayışı ve halkın direnişi yalnızca edebî bir tema değil; aynı zamanda Anadolu ve Kürdistan coğrafyasının toplumsal hafızasında derin izler bırakmış tarihsel gerçekliklerdir.
Kitapta çok sayıda tarihsel şahsiyet, şair ve yazara yer veriliyor. Ürettikleri edebî eserler bakımından bazıları hapishane deneyimleriyle, bazıları ise dağ ve direniş temalarıyla karşımıza çıkıyor. Hapishane edebiyatı bağlamında Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Enver Gökçe, Ahmed Arif, İsmail Beşikçi ve Metin Altıok gibi değerli yazar ve şairlerin yaşamlarından ve eserlerinden örnekler veriliyor. Özellikle Kürt direnişi açısından ise Nuri Dersimi, Ereb Şemo ve Cigerxwîn gibi isimler üzerinden dağ temalı Kürt edebiyatının köklerine uzanılıyor.
Bunun yanında, dağ ve direnişin kadın şahsiyetleri olarak Fataraş, Zarife ve Roza Semsûr gibi kadınların mücadelelerine ve yazılı ürünlerine de yer veriliyor. Özellikle Roza Semsûr’un günlüğü, kitabın ortaya çıkışında önemli bir ilham ve hareket noktası olarak karşımıza çıkıyor.
Bütün bunlar bize önemli bir gerçeği gösteriyor: İnsan, nerede olursa olsun duygu ve düşüncelerini, yaşadıklarını kayda geçiriyor, anlatıyor ve geleceğe bırakıyor.
Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz:
Mehmet hocanın “Dağ ve Dam Edebiyatı” ve diğer çalışmaları bize bir kez daha gösteriyor ki hakikat kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Onu aramak, belgelemek, korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak gerekiyor.
Yoksa gelecek nasıl kurulur?
Bu nedenle onun yıllardır sürdürdüğü çalışmalar gibi, bu yeni eseri de Kürt tarihinin son elli yılındaki toplumsal ve siyasal gerçekliklerin anlaşılması açısından önemli bir kaynak olduğu kadar, toplumsal belleğe karşı duyulan bir sorumluluk olarak da okunmalıdır.
Mehmet hoca, unutturulmak isteneni yeniden hatırlatıyor.
Daha nice eserler üretmesini, belleğimizin karanlıkta kalan sayfalarını aydınlatmaya devam etmesini diliyorum.
İyi ki yazdınız Mehmet hocam.
İyi ki belgelediniz.
İyi ki unutturmadınız.









