Dünya yeni bir direniş dalgasıyla sarsılıyor. Fransa’nın direnen sokaklarından İtalya’nın meydanlarına, Sırbistan’ın üniversite koridorlarından Arnavutluk’un gençlik yürüyüşlerine, İspanya’nın konut çadırlarından Belçika ve Arjantin’in caddelerine kadar uzanan ortak bir öfke yükseliyor.
Eğitim, sağlık, barınma, ulaşım ve geçim sıkıntısı; eşitsizliğin her yerde aynı acı yüzü var. Bu öfke birbirini besliyor, motive ediyor ve sınırları aşıyor. Sırbistan’da öğrenciler Novi Sad faciasının ardından iktidarı sandıkta yendi; Vučić dönemi sona erdi. Brezilya’da Lula, emperyalist destekli sağcı rakibini geride bırakarak dördüncü dönemini kazandı. Türkiye’de ise aynı hafta sonu on ilde gazeteci ve yazar kurumları coşkulu mitingler düzenledi, zeytin, narenciye ve üzüm üreticileri, ürünlerinin para etmediğini haykırdı. İşçiler, emekliler, üreticiler… Bu sesler, yirmi beş yıllık iktidarın birikmiş yükü altında bir araya geliyor.
Direnişin sandığa dönüşü
Sırbistan’daki öğrenci hareketi, Kasım 2024’te Novi Sad’da 16 kişinin hayatını kaybettiği tren istasyonu çatısı çökmesinin ardından başladı. Yolsuzluk ve “ihmal” karşıtı protestolar iki yıl sürdü. 25 Ekim 2026 erken seçiminde Student List, Aleksandar Vučić’in uzun iktidarını sona erdirdi. Yüksek katılımla öğrenciler, akademisyenler, çiftçiler ve toplumun geniş kesimleri birleşti.
Ve Lula… Brezilya’da Lula, ilk turda geride kaldığı halde ikinci turda Bolsonaro’yu yenerek tarihe geçti. Her iki ülkede de gençlerin ve halkın iradesi belirleyici oldu. Bu zaferler, başka coğrafyalardaki öfkeyi ve umudu büyütüyor ve Türkiye’deki sessizliğin değişeceğine işaret ediyor.
Avrupa’nın sokakları ve Türkiye’deki ortak öfke
Ekim 2026’da Fransa’da bir günde yüzbinlerce insan sokaklara döküldü. Eğitim koşulları, yaşam pahalılığı ve kamu hizmetlerinin çöküşü protestoları tetikledi. İtalya’da Milano’da gösteriler büyüdü. Belçika’da öğrenciler üniversite ücretlerine, İspanya’da konut krizine, Arnavutluk’ta yolsuzluk ve eğitime karşı direnişler yaşanıyor. Gençler “gelecek yoksa huzur da yok” diyor. Türkiye’de bir pankarta “Bakan İstifa” yazıldığında tutuklama sebebi oluyor. Ancak bu dalga Türkiye’nin sınırlarına da uğruyor; gazetecilerin mitingleri, üreticilerin tepkileri, çevre hareketi, emekliler ve birçok noktadaki işçi direnişleri bunun somut kanıtı.
Sansüre hayır, habere özgürlük
Hafta sonu İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Bursa, Diyarbakır, Eskişehir, Kocaeli, Van ve daha birçok merkezde basın meslek örgütleri eş zamanlı, güçlü ve coşkulu eylemler düzenledi. “Sansüre hayır, habere özgürlük” sloganıyla on binlerce kişi bir araya geldi. Çekmediği fotoğraftan, yapmadığı haberden dolayı gazeteciler tutuklu. Tutuklu gazetecilerin isimleri sayıldı, kayyım atamalarına, erişim engellerine ve fon skandalını haber yapanların hedef gösterilmesine tepki gösterildi. İstanbul’da Kadıköy’de binlerce kişi yürüdü; Ankara ve diğer yerlerde benzer bir coşku yaşandı. Gazeteciler “Foncular dışarıda, gazeteciler içeride” diye haykırdı. Bu mitingler, sadece mesleki bir tepki değil; toplumun haber alma hakkının, hesap sorma özgürlüğünün savunmasıydı. Yirmi beş yıllık iktidarın yargı sopasıyla susturmaya çalıştığı ses, on ilde birden yükseldi.
Zeytin, narenciye ve üzüm…
Aynı günlerde zeytin, limon ve üzüm üreticileri ürünlerinin para etmediğini haykırdı. Manisa’da üzüm üreticileri bir tır ürünü halka dağıttı; fiyatlar mazot parasını bile karşılamıyordu. Tezgâhta 50-60 lira olan limon dalında 1 lira bile etmiyor. Üreticiler tüccara yalvara yalvara ürün kestirmeye çalışıyor. Akhisar’da zeytin üreticileri hasadı durdurma eylemi başlattı. Üretim maliyetleri ikiye katlanırken ürün dalında çürüyor. Bu tepki, tarım politikalarının çöküşünün, ithalatın ve piyasa düzeninin üreticiyi yok saymasının sonucudur. Yirmi beş yılda tarımın eridiği, üreticinin kan ağladığı bir bilanço var.
Fon vurgunu ve sistemin çürümesi
Fon vurgunu bu çürümeyi en çıplak haliyle ortaya koydu. Konuşulan rakamlar 100 milyar doları buluyor; borsa değer kaybı, güven erozyonu ve milyonlarca yatırımcının mağduriyetiyle etki çok daha geniş. Ancak fon liste açıklanmıyor, gerçekler gizleniyor. Gazeteciler bu vurgunu yazdıkları için tutuklanırken, üreticiler ürünlerini yok pahasına satmak zorunda kalırken, sistemin bir kesimi halkın kaynaklarını yağmalamaya devam ediyor.
Süreç ve gerçek demokrasi için
Yukarıdaki tablo, barış ve demokratik toplum söyleminin de sınavıdır. Kürt sorununda yürütülen barış ve demokratik toplum süreci, silahların susmasıyla sınırlı tutulmak isteniyor. Oysa gerçek bir barış, ifade özgürlüğünün, basının bağımsızlığının, üreticinin hakkının, yolsuzluğa karşı hesap vermenin ve eşit yurttaşlığın güvence altına alınmasını gerektirir. On ildeki gazeteci mitingleri, üreticilerin isyanı, gazeteci ve öğrenci tutuklamaları ve fon vurgunu aynı gerçeğe işaret ediyor. O da demokrasi ve adalet olmadan ne barış kalıcı olur ne de toplum huzur bulur. Silahların bırakılması önemli bir adım; ancak yargının sopaya dönüştüğü, basının susturulduğu, tarımın çöktüğü, emekçinin ve emeklinin açlıkla pençeleştiği bir düzende demokratik toplum inşa edilemez. Süreç, bu hakların tanınması ve çürümenin hesap vermesiyle tamamlanmalıdır.
25 yılın bilançosu ve tarihin kuralı
25 yıldır yöneten iktidar sorunları derinleştirdi. Eğitim, sağlık, enflasyon, tarım ve sanayi alanlarında biriken yük, bütçenin faize ve sermayeye göre düzenlenmesiyle daha da ağırlaştı. Bir pankart asan iki genç tutuklanırken, büyük vurgunun sorumluları için aynı kararlılık görülmüyor. Ancak hiçbir ülkede baskıcı, yağmadan beslenen, hukuksuzluklarla ayakta kalmaya çalışan hiçbir yönetim ilelebet kalamamıştır. Macaristan’dan sonra Sırbistan gösterdi. Toplumsal hareket her yerde gelişiyor. New York, Berlin… Türkiye’de de on ildeki gazeteci mitingleri, üreticilerin tepkisi, ekmeklilerin feryadı, asgari ücretlinin, işçinin öfkesi ve yükselen sesler aynı kapıya çıkıyor. Halkın kaynaklarını yağmalayan, eleştiriyi susturan, hesabı erteleyen hiçbir düzen kalıcı olmamıştır. Gerçek barış ve demokratik toplum, bu çürümeye son vermekle mümkün olacaktır. Bu gerçek, er ya da geç karşılığını bulacaktır.









