Uluslararası sistem dahi tekliğe günümüz şartlarında onay vermezken, Türkiye’deki iktidar ve onun ayrıcalıklarından yararlanan bazı kesimlerin hala aksi yönde hareket etmeye çalıştığı görülüyor. Bu en hafif tabir ile dünyayı ve insanlığın geldiği aşamayı okuyamamaktır
Seyithan Akyüz
Uzun bir süredir tüm boyutlarıyla devam eden 3. Dünya Savaşı, ABD-İsrail-İran savaşıyla yeni bir evreye geçmiş durumda. Özünde uygarlıkçı sistemin kendini yeniden yapılandırma arayışı olan bu savaş, aynı zamanda hem uluslararası hem de bölgesel düzeyde hegemonya olmak isteyen güçlerin kıyasıya mücadelesine de sahne olmaktadır. Bu sistemin kendini yeniden dizayn etme arayışında, ABD tek başına uluslararası hegemonya olma gayesiyle dünyanın bir birçok yerine müdahalede bulundu/bulunuyor. Kendisine tekli hegemonya konusunda rakip olabilecek güç odaklarını ya doğrudan yada dolaylı yollardan güçten düşürme eylemleri gerçekleştiriyor. Ukrayna-Rusya savaşı, Suriye’de Baas rejiminin düşürülmesi, Venezuela devlet başkanı Maduro’nun kaçırılması, İran’a yönelik savaş vb. ABD’nin tek başına hegemonya olma amacına dönük eylemler olarak değerlendirmek yerinde olacaktır. ABD ile hempa olan İsrail de bölgesel düzeyde aynı amaç ile hareket etmekte ve bölgenin tek hakimi veya hegemonu olmak istemektedir. Bu iki kafadarın dünya ve bölge hegemonu olmak için yaptıklarının halklara nasıl yansıdığını sanırız fazla izaha gerek yoktur. Halkların gerek bölgesel gerekse uluslararası düzeyde yaşadığı siyasi, ekonomik ve kültürel sorunların birinci derecede müsebbibi, bu toplumkırımcı sistem ve politikaların sonucu olmaktadır. ABD ve İsrail’in tek başlarına hegemonya olma amacı sadece halklara zarar vermekle kalmıyor. Kendileriyle birlikte aynı blokta yer alan diğer devlet ve güç odaklarına da zarar verme durumuna geldiği görülmektedir. Son İran savaşıyla bu daha net bir şekilde açığa çıkmıştır. Kapitalist sistemin yumuşak yüzü Avrupa Birliği ile ideolojik beyni olan İngiltere’nin İran savaşındaki tavrı, bu gerçekliği gözler önüne sermektedir. ABD ve İsrail’in İran savaşında bocalamış olmaları bunun teyididir. İşin özü bu iki gücün tekli hegemonya olma planları mevcut durumda başarısız kalmıştır. Bunda ısrar edecekleri görülüyor ama başarılı olma şansları yok denecek kadar azdır. Zira günümüz dünyası tekli hegemonyaları kaldırmayacak kadar çoklu ilişki ve çelişkileri içinde barındıran bir yapıdadır. Batı bloğunun ABD-İsrail dışında kalan güçlerinin İran molla rejimiyle yürütülen savaşta isteksiz veya nötr kalmaları bu gerçekliğin bir sonucudur. Başka bir ifadeyle sistemin kendisi bile mevcut durumda tekli hegemonyaları kendi çıkarına veya bekasına uygun görmüyor. Dolayısıyla ABD ve İsrail’in tek başlarına hem dünya hem de bölge hegemonu olmalarına onay vermiyor. Trump’ın son dönemlerde AB, İngiltere ve NATO’ya yönelik sert tavrı bunun sonucu olmaktadır.
Dünya ve bölge böylesi bir gerçekliğe sahipken, maalesef Türkiye’de iktidar hala tekçi istikamette yol almaya çalışıp mevcut statükoyu korumakta ısrar ediyor. Yani uluslararası sistem dahi tekliğe günümüz şartlarında onay vermezken, Türkiye’deki iktidar ve onun ayrıcalıklarından yararlanan bazı kesimlerin hala aksi yönde hareket etmeye çalıştığı görülüyor. Bu en hafif tabir ile dünyayı ve insanlığın geldiği aşamayı okuyamamaktır. Bunun temel nedeni de Kürt fobisinin söz konusu çevrelerin gözünü kör etmesidir. Evet, Türkiye’de iktidarlar için Kürtlerin temel haklarına kavuşması, kendileri açısından her şeyin sonu olarak görülmektedir. Bu korku öyle bir hal almış ki, sağlıklı düşünmeyi engelliyor. İktidar partisi yüzyılı aşkındır Türkiye’nin ayağındaki pranga halini alan Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözüm zemini oluşmasına rağmen, gerekli adımları atmakta direnç gösteriyor. Hala tekçiliğe dayanan statükoyu koruma ya da dünya ve bölgesel çelişkileri nasıl kendi lehime kullanırım anlayışıyla hareket ediyor. 27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın çağrısıyla resmen başlayan Barış ve Demokratik Toplum sürecinin ikinci aşamasının gereği olan demokratik entegrasyon yasalarının çıkarılmayışı bu anlayışın ürünü oluyor. Evet, iktidar Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümüne dönük adım atmamak için hem uluslararası, hem de bölgesel düzlemde bazı konjonktürel fırsatlar yakalayabilir. Ama bu var olan sorunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine bu sorunu geri dönülemez bir mecraya sürükler. Çünkü Kürt sorunu dediğimiz sorun iki yönlü bir karaktere sahiptir. Yani barışçıl ve demokratik çözümü güçlendirirken, çözümsüzlüğü de aynı şekilde güçten düşürücüdür. Türkiye’nin gerek bölgesel, gerekse uluslararası düzlemde siyasi ve ekonomik anlamda güç haline gelemeyişi, Kürt sorununu barışçıl ve demokratik bir çözüme kavuşturamamış olmasından kaynaklıdır. Bu nedenle eğer Türkiye güç olmak istiyorsa, içindeki Kürt sorununu ivedi bir şekilde çözmek zorundadır. Tabi bunun için de öncelikle tekçi mantık ve konjonktürel bakış terk edilmelidir. Bunun için de Barış ve Demokratik Toplum sürecine ivme kazandıracak demokratik entegrasyon yasalarını vakit geçirmeksizin çıkarmalıdır. Bu nedenle Kürt halkının ve demokratik kamuoyunun Türkiye ve Kürdistan’da ADIM AT çağrı ve haykırışlarına kulak vermeli ve gerekli adımları bir an evvel çıkarmalıdır.









