ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan ve ortalığın kan gölüne çevrildiği bir savaş yaşandı günler boyunca. Doğal olarak bu savaş bütün halkları etkilemektedir. Ancak Kürtler bu savaşta en çok etkilenen halk olma özelliği taşımaktadırlar. Başladığından beri başta Türk devleti olmak üzere, sömürgeci devletler, savaşı Kürtleri ezmek için fırsata çevirmek istemişlerdir. Üstelik Kürtler, bu savaşta taraf olmayacaklarını ilan ettikleri halde söz konusu saldırılara maruz kalmışlardır. Öyle ki sanki bu savaş, Kürtlere zarar vermek için yapılıyormuş gibi bir tablo çıktı ortaya.
Kısacası Kürtlerin dört parça Kürdistan’da sömürgeci devletlerin saldırılarına, baskı ve zorbalıklarına karşı sürdürdükleri varlık-yokluk mücadelesi savaş koşullarında daha yoğun bir biçim almıştır. Çatışmalı bir süreçten sonra Rojava’da yapılan anlaşmanın hemen devamında başlamıştı söz konusu saldırılar. Bu fırsatçı yaklaşım, esasında Kürt düşmanlığının derinliğini göstermektedir. Dikkat çekici olan sömürgeci devletlerin Kürdistan’ın her parçasında bu saldırıları yapmış olmalarıdır.
İlk olarak İran molla rejimi, hem Rojhilat’a hem belli bir statüsü olan Güney Kürdistan’a yoğun ve sürekli saldırılar yapmıştır. İsrail ve ABD’nin kendilerine yaktıkları saldırıların karşılığında, bu eli kanlı sistem Kürtlere saldırmıştır.
İkinci olarak Rojava’da HTŞ yönetimi, savaş ortamından yararlanarak 30 Ocak’ta yapılan anlaşmayı uygulamamaya yönelmiştir. Yükümlülüklerini yerine getirmemek için bin dereden su taşımaktadır. Söz konusu anlaşma, Rojava yöneticilerinin ısrarlı çabaları ve büyük fedakarlıklarıyla, ağır aksak da olsa uygulanmaya çalışılmaktadır. En son yaşanan aksamaların çözülmesi için Rojava Özerk Yönetimi’nin yöneticileri, Mazlum Abdi ve İlham Ehmed, Şam’a gitmek durumunda kalmışlardır.
Üçüncüsü, Kuzey Kürdistan’da başlatılmış olan barış ve demokratik toplum süreci, savaştan dolayı rölantiye alınmış gibi. Resmen açıklanmasa da savaşın sonuçlarının beklendiği anlaşılmaktadır.
TBMM’nin bünyesinde kurulmuş olan komisyonun raporu bekleniyordu. Rapor, ilgili merciye sunuldu. Buna rağmen devlet, Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın üzerindeki tecridi kaldırmak için gerekli düzenlemeleri yapmamaktadır. Meclis, barış yasalarını çıkarmak için hiçbir adım atmamaktadır. Yasa gerektirmeyen AİHM’in ve Anayasa Mahkemesi’nin kararları uygulanmamaktadır. Kayyımların iptal edilmesi gibi konulardan da hiçbir gelişme söz konusu olmamaktadır.
En son yapılan açıklamalara bakılırsa, sürecin ilerlemesi, Kürt özgürlük gerillasının silah bırakması şartına bağlanmak istenmektedir. Yani devlet, sürecin gerektirdiği yasal düzenlemeyi yapmayacak, gerilla silahı ile gelecek, ondan sonra yasal düzenleme yapılacak. Bunu ileri sürenlerin niyeti barış olamaz. Çünkü böyle bir uygulama hem pratik değildir hem güven verici değildir. Devletin izlediği bütün bu tutumlar, sürece olan umudu ve güveni zayıflatmakta, halkta ve demokratik kamuoyunda önemli bir tepkinin gelişmesine yol açmaktadır.
Dahası Türk devleti, “beka sorunu var” yalanına sarılarak Kürtlerin özgürlük mücadelesini hedef göstermekte ve her fırsatta Kürtlere saldırmaktadır.
Çünkü Türk devleti, Kürtlerin hiçbir siyasal, sosyal ve kültürel kazanım elde etmesini istemiyor. Böyle bir ihtimali şiddetle engellemeye çalışıyor. Aynı şekilde Güney Kürdistan’ın statüsünü bozmak için aç kurtlar gibi fırsat kollamaktadır. Esasında Türk devletinin, fırsat bulduğunda Güney Kürdistan’ın statüsünü tasfiye etmek istediği herkesin bildiği sırdır. Birkaç gün önce Kerkük valisinin değişmesinde ortaya koydukları tavır, bu niyetlerini bir kez daha açığa çıkartmıştır.
Türk devletinin böyle davranmasının nedeni, Kürtlerin bölgesel bir güç olmasından duyduğu korkudur. Ayrıca bu devletin mevcut yapısal özelliğiyle özgürlük, adalet ve demokrasi gibi kavram ve olguları benimsemekten fersah fersah uzak olması da Kürtlerin statü kazanmalarına engel olan politikaların bir diğer nedenidir.
Türk devletinin bu politikalarına rağmen, Kürt halkı dört parçada ve bulunduğu her yerde örgütlü olan sosyopolitik bir güçtür. Tam da bu koşullarda Kürtlerin birliği hayati bir önem taşımaktadır. Birlik olunca Kürtlerin özgürlüklerini, Türk devleti dahil hiçbir sömürgeci güç engelleyemeyecektir. Kürtlerin birliği, özgürlükle birlikte demokrasiyi de getirecektir.
Ayrıca Kürtlerin birliği sadece Kürtlerin değil, bütün bölge halklarının sorunu durumundadır. Çünkü birlik, sadece Kürtleri değil, bütün bölgeyi değiştirecek en önemli ilk adımdır. Kürtlerin birliği, Suriye’de geleceği belirsiz cihadist HTŞ zorbalığına, İran’da molla rejimine, Irak’ta kaosa ve Türkiye’de faşist tek adam diktatörlüklerine son verebilecektir. Yani Kürtlerin birliği, bu karanlık sistemlerini parçalayacak, bölge halklarını özgürleştirecektir.
O nedenle Kürtlerin birliği, Kürtlerin ve bölgenin kaderini değiştirecek olan, tarihe ve halklara karşı bir sorumluluktur. Birlikte sürdürecekleri mücadeleyle Kürtler, hem kendilerini hem bölge halklarını özgürleştirerek tarihin akışını değiştirebilirler.








