ABD ve İsrail ile İran arasında giderek sertleşen savaş, çoğunlukla askeri strateji, güç dengeleri ve nükleer caydırıcılık gibi başlıklar üzerinden tartışılıyor. Ancak dikkatli bir gözlemci için bu çatışmanın yalnızca jeopolitik bir mücadele olmadığı açıktır. Bu sathın altında, farklı dini geleneklere ait kıyametçi anlatıların birbirine temas ettiği bir teopolitik zemin de bulunmaktadır.
Türkiye’de kamuoyuna hâkim olan yorumların önemli bir bölümü bu savaşı Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde okuyor. Buna göre bölgede devlet sınırları yeniden çizilmekte, İsrail “Vaadedilmiş Topraklar” ideali doğrultusunda genişlemekte ve ABD yeni bir “Haçlı seferi” yürütmektedir. Bu tür yorumlar çoğu zaman komplo teorileriyle iç içe geçer ve özellikle “Kürdistan tehlikesi” karşısında milli teyakkuz söylemini canlı tutmaya hizmet eder.
Bununla birlikte Ortadoğu’daki çatışmaların Yahudi, Hristiyan ve Şii geleneklerinde yer alan eskatolojik beklentilerle ilişkisi zaman zaman dile getiriliyor. Bu yorumlara çoğu zaman temkinle yaklaşılır; zira kıyamet kehanetlerinin modern siyasete birebir uygulanması oldukça sorunludur. Yine de İran ile ABD/İsrail arasındaki savaş, farklı dini geleneklere ait kıyamet anlatılarının aynı coğrafyada kesişmesi bakımından dikkat çekici bir tablo ortaya koymaktadır.
Mehdi’yi beklerken…
Şii inancı İran İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik omurgasını oluşturur. Şii teolojisinin merkezinde yer alan Mehdi beklentisi, dünyanın sonunda adaleti tesis edecek gizli imamın dönüşüne dair bir inançtır. Klasik Şii doktrininde bu beklenti doğrudan siyasi eylem çağrısı içermez. Ancak 1979 devriminden sonra kurulan İran İslam Cumhuriyeti, bu teolojik mirası güçlü bir siyasi retorikle birleştirerek ABD’yi “büyük şeytan”, İsrail’i ise “küçük şeytan” olarak tanımladı.
Bu söylemde söz konusu iki aktör yalnızca siyasi rakipler değil, aynı zamanda tarihsel ve kozmik düşmanlar olarak tasvir edilir. Bunlarla savaşmak, ülkeyi ve ümmeti zor duruma düşürebilir; fakat nihai zaferin ilahi müdahaleyle gerçekleşeceği düşünülür. Bu perspektiften bakıldığında savaş, Mehdi’nin dönüşünü hazırlayan tarihsel süreçlerden biridir.
Kıyametçi Hristiyanlık ve Armageddon
Apokaliptik beklentiler yalnızca İran’a özgü değil. ABD’de özellikle bazı evanjelik Hristiyan çevrelerde benzer yorumlar güçlüdür. Hristiyan teolojisi, İncil’in Vahiy Kitabı’nda anlatılan Armageddon savaşının Ortadoğu’da gerçekleşeceğini belirtir. Dünya güçleri İsrail çevresinde toplanacak ve nihai savaşın ardından Mesih’in ikinci gelişi gerçekleşecektir. Ancak Hristiyan dünyasının büyük kısmı bu metinleri sembolik olarak yorumlar. Katolik, Ortodoks ve birçok Protestan teolog Vahiy Kitabı’nın modern devletler arasındaki savaşları öngören bir jeopolitik plan olarak okunamayacağını savunur.
Buna karşılık özellikle “Hristiyan Siyonizmi” olarak bilinen akım, İncil’deki kehanetlerin modern İsrail devletiyle doğrudan ilişkili olduğuna inanır. Bu görüşe göre 1948’de İsrail’in kurulması ve Yahudilerin bölgeye dönüşü, Mesih’in ikinci gelişine giden süreci başlatmıştır. Evanjelik çevreler İsrail’in askeri ve siyasi politikalarına güçlü destek verir; finansal ve siyasi lobi faaliyetleri yürütürler. Amerikan siyasetinde bu akımın etkisi zaman zaman açık biçimde hissedilir. Ortadoğu’daki Amerikan üslerinde komutanlar eliyle bu eksende bir din savaşı propagandası yapılmakta olduğu medyaya yansıyor. Geçtiğimiz hafta içinde evanjelik liderlerin Beyaz Saray’da Başkan Donald Trump’la birlikte dua etmeleriyse önemli bir gövde gösterisiydi. Savaşın folkloru, jeopolitik ve askeri boyutlarının ötesinde kolektif psişeyi ustaca tetikleyebiliyor.
Yahudi Mesih beklentisi
Yahudi geleneğinde de Mesih beklentisi önemli bir yer tutar. Davud soyundan gelecek olan Mesih, İsrail’in yeniden dirilişini ve dünya barışını getirecektir. Klasik Yahudi teolojisi, modern siyasi olayları doğrudan Mesih’in gelişiyle ilişkilendirme konusunda genellikle temkinlidir. İsrail’deki birçok dini otorite güncel savaşları eskatolojik zorunluluklar olarak yorumlamaktan kaçınır. Ancak iktidardaki radikal Siyonist zümre, aşırı milliyetçi duruşunu teolojik yorumlarla beslemekten çekinmiyor. Başbakan Benjamin Netanyahu’nun Gazze katliamını Tevrat’taki Amalek anlatılarına referansla izah etmesi bu tartışmaları yeniden gündeme getirmişti. Netanyahu, İran’la girişilen savaşı da Yahudi geleneğindeki Purim Bayramı’yla ilişkilendirdi. Bu tür yorumlar çoğu zaman spekülatif düzeyde kalmakla birlikte savaşın sembolik dilini güçlendirmektedir. Ortadoğu’daki bu teopolitik cepheleşmenin ilginç bir özelliği var: Her bir taraf kendi liderini kurtarıcı, rakiplerini ise şeytani figürler olarak kodluyor. Ayetullah, Netanyahu ya da Trump; hepsi kıyametin habercisi olarak görülse de bir tarafta Mesih, karşı cepheden de Deccal olarak algılanır. Bu tür sembolik karşıtlıklar, savaşın rasyonel boyutundan çok kolektif algıları keskinleştirerek çatışma motivasyonunu güçlendirmeye hizmet eder.
‘Çok alametler belirdi’
İran ile ABD ve İsrail arasındaki mevcut çatışmayı bir “kıyamet savaşı” olarak nitelemek kuşkusuz abartılı olacaktır. Modern uluslararası çatışmaların çoğunda olduğu gibi bu savaşın temelinde de stratejik çıkarlar, güvenlik hesapları ve iç politik dinamikler bulunmaktadır. Devletler savaş kararlarını genellikle teolojik kehanetlere göre değil, güç dengelerine göre verirler. Bununla birlikte Ortadoğu gibi dini sembollerin güçlü olduğu bir coğrafyada savaşın dili çoğu zaman kutsal metinlerden ödünç alınır. Mehdi, Mesih, Deccal ve Armageddon gibi imgeler, modern siyasette stratejik hesapların yanında işleyen güçlü sembolik çerçeveler sunar. Bu nedenle yaşanmakta olan Ortadoğu savaşını yalnızca güç dengeleriyle açıklanan jeopolitik bir mücadele olarak görmek eksik bir okuma olacaktır. Kutsal tarihin modern siyasette nasıl yeniden yorumlandığı sorusu, bu şiddet ve yıkım tablosunun anlaşılmasında önemli bir yer tutmaktadır. Karşımızda, büyük güçler arasında askeri rekabetin cereyan ettiği jeopolitik sahayla birlikte farklı dini geleneklere ait kıyamet anlatılarının birbiriyle boy ölçüştüğü bir teopolitik sahne de bulunmaktadır.









