• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
11 Mart 2026 Çarşamba
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Yazarlar Mehmet Nuri Özdemir

Kurtuluşun dehşeti

11 Mart 2026 Çarşamba - 00:00
Kategori: Mehmet Nuri Özdemir, Yazarlar

Kurtuluş filminin Kürt meselesi ile ilgili içeriğinden dolayı beklentiler yüksekti. Eleştiriler sert olsa da çekimleri, oyunculuğu ve yönetmenin politik duruşu bir arada değerlendirildiğinde alkışı hak ediyor. Yönetmen Emin Alper önceki filmlerinde olduğu gibi yine “güruhun dehşetini” öne çıkaran bir taşra hikayesine odaklanıyor. Taşranın kapalı, renksiz ve sert bir sosyolojisi var. Din-devlet-sınıf şiddetiyle şekillenen Kürt taşrası ise bu sert sosyolojinin en uç örneklerinden. Köyler ve köylüler arası dar rekabet biçimleri, gece yarısı peşine düşülen belirli-belirsiz sesler, isimsiz cinayetler, uykusuz geceler, kişilere has kötülükler Kürt taşrasının sert gerçeklerini yansıtıyor.

Zaman içinde din-devlet odaklı baskılara karşı Kürt sosyolojisinin politikleşmesi, Kürt hakikatini kamusal alanda görünür hale getirdi. Dinin medrese görmemiş sahte alimlerin eline düşmesi, devlet bürokrasisinin anti-entelektüel dinamiklerin çöplüğüne dönüşmesi Kürt meselesinde dehşeti körükledi. Alper, meselenin dehşete dönüştüğü zamana kamerayı tutarak dindar, korucu Kürt köylüsünün hangi kötülüklerle nasıl zehirlendiğini sade bir şekilde anlatıyor. Korucuların içine sürüklendiği güç zehirlenmesi, dinsel anlayış ve bireylere has hırslarla birleştiği anlar, dehşet anları olarak kayda geçiyor. “Allah’ın izniyle!” diyerek uygulanan şiddet seansları, sabotajlar, intikam biçimleri, düşmanlık icat etme teknikleri ve kolektif rüyalar dehşeti adım adım şekillendiren ritüellerdir.

Dünyanın her yerinde itaatkar, tedirgin ve mutsuz insanların hikayeleri şiddet ve dehşetle iç içedir. Dehşetin arka planında genellikle bir tercihten öte dayatılmış zorunluluklar vardır. Zorunluluklar genellikle hikayelerin kök nedenleriyle ilgilidir. Filmin dikkat çektiği kök nedenler bizi Kürt köylülerinin devletin “ya korucu olursunuz ya da köylerinizi terk edersiniz” dayatmasına götürüyor. Bu dayatmanın sonucunda köylerin bir kısmı yaşam alanlarını terk etti, diğerleri ise topraklarını korumak için silahlanmak zorunda bırakıldı.

Devlet koruculuk tekniği üzerinden Kürtlerin toprak ile ilişkisini araçsallaştırdı. Esasen Kürdün toprakla ilişkisi kapitalist mülkiyet tezleriyle örtüşmüyor. Toprak Kürtler için mülkiyetin çok ötesinde olan kutsal bir değerdir; yurttur, hatıradır. Bu bağlamda koruculuk meselesinin bir yargılama meselesinden öte bir çok boyutuyla hâlâ doğru anlaşılmayı bekleyen sosyo-politik bir gerçeklik olarak ortada durduğu ve adil bir çözüm beklediği konusunda film sade bir hatırlatma görevi üstleniyor.

Kuşkusuz dehşetin etnisitesi yoktur. Kürt korucu aşiretin dehşetini, modern barbarlığın Kürtlere bulaşan minyatür hali olarak okumak mümkün. Modern dehşet ritüelleri zamana, mekana göre biçim alır, yeni öznelliklerle güncellenir ve zincirin halkaları gibi birbirine bağlanır. Birinci paylaşım savaşında 300 metre için üç milyon insanın ölümü, ikinci paylaşım savaşında yüz milyon insanın katli; yakın tarihte Halepçe, Ruanda ve Gazze soykırımları zincirin trajik halkalarıdır. Filmde Kürt korucu aşiretinin kan akıtma ritüeli ise 20. Yüzyıla damgasını vuran ulus-devlet şiddetinin ter yüz edilmiş halidir. Sorununun dünya sistemiyle bağını göz ardı edersek kurbanı yargılamakla sınırlı kalır; dehşet stratejisinin asıl mimarlarını göz ardı etmiş oluruz.

Korucu aşiretin “soy kurutma” söylemi ile devletin “son terörist ölene kadar” söylemi de aynı zincirin zihniyet halkalarıdır. Asurlulardan Roma’ya, Emevi cihadizminden Machiavelli’nin prenslerine, 20. Yüzyılın faşist rejimlerinden tek düğmeye basarak halkları soykırıma maruz bırakan teknoloji faşizmine kadar soy kurutma ritüelleri aynı kanlı geleneğin mirasıdır. Bugün değişen fazla bir şey yok. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyamız anti-entelektüel sağ popülistlerin insafına bırakıldı; Kürt meselesi ise devlet cephesinde medrese görmemiş sahte alimlerin,   kültürel olarak sığ yöneticilerin insafına terk edildi.

Kürt barışında kritik bir aşamadayız. Filmin zamanlaması bu açıdan anlamlı. Şiddetin acımasızca yaşandığı Kürt coğrafyasında din-devlet-sınıf çelişkileriyle iç içe geçen “dehşeti” gerçekte yaşanmış bir katliam üzerinden sinemaya aktarmak başlı başına cesaret işi. Filmde 2009’daki barış sürecinin kalbini kanatan Bilge Köyü katliamının referans alınması, politik sinemanın önemini tazeliyor. Kürt barışının yeniden konuşulduğu bir eşikte katliam hatırlatmasının yapılması filmin en hayati mesajıdır.

Sinema üzerinden Kürt barışını riske atabilecek dehşet anlarına yapılan gönderme, doğru işlenebilirse aslında tarihsel bir müdahale olarak kayda geçebilir. Bu tarihsel müdahale, Bilge Köyü’nde yaşanan dehşet anını insani ve politik olarak henüz aşamayanların filme yönelik eleştirilerini geri plana itmeye zorluyor. Filmde devlet, din, aşiret, sınıf ilişkileri yanlış ipliklerle birbirine bağlanmış, hakeza adil bir temsil projeksiyonunun eksikliği yaşanmış olsa da yine de odaklanmamız gereken asıl olgunun Kürt meselesine bulaşan dehşetle yüzleşmek olduğunu düşünüyorum.

Hem Kürtlerin içinde, hem Kürtler ve Türkler arasında yaşanmış birçok insanlık suçu, Alper’in bir söyleşisinde ifade ettiği üzere “bu kadar kolay birbirimizin gırtlağına sarılıyor olmamız” ile tetiklenen dehşet anlarında ortaya çıkmıştır. Film belli bir güruha kurtuluş reçetesi gibi gösterilen dehşet anlarından kurtulmamız gerektiğini öneriyor. Tek kurtuluş reçetemiz var: Topyekûn Barış!

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

‘Kadın Yaşam Manifestosu hazırlamalıyız’

Sonraki Haber

İran, kehanet ve kıyamet

Sonraki Haber

İran, kehanet ve kıyamet

SON HABERLER

ABD- İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığına amasız-fakatsız karşı çıkılmalıdır

Yazar: Yeni Yaşam
11 Mart 2026

İran, kehanet ve kıyamet

Yazar: Yeni Yaşam
11 Mart 2026

Kurtuluşun dehşeti

Yazar: Yeni Yaşam
11 Mart 2026

‘Kadın Yaşam Manifestosu hazırlamalıyız’

Yazar: Yeni Yaşam
11 Mart 2026

Emperyal Faşizm  

Yazar: Yeni Yaşam
11 Mart 2026

PJAK Yürütme Komitesi üyesi: Kürtler demokrasinin ilerletici gücüdür

Yazar: Yeni Yaşam
11 Mart 2026

Sanatsal özgürlük

Yazar: Yeni Yaşam
11 Mart 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır