• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
1 Nisan 2026 Çarşamba
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Kültür

Aşk ve özgürlük kavgasının sineması

1 Nisan 2026 Çarşamba - 00:00
Kategori: Kültür, Manşet, Söyleşi

Fatoş Güney’le Yılmaz Güney’in sinemasını ve yaşamını konuştuk:

  • Yılmaz Güney sadece bir sinemacıyı değil; bir halkın hafızasını, bir çocuğun büyürken içine işleyen acıyı anlatıyor. O, Kürt bir anne ile babanın çocuğuydu. Annesinin söylediği Kürtçe stranlar, yaktığı ağıtlarla büyüdü. Ben Yılmaz’ın o seslerle büyüdüğünü hissederim
  • Cannes Film Festivali… Orada, tüm dünyanın gözleri önünde, ‘Yol’ en büyük ödülle taçlandırıldığında, Yılmaz’ın kaldırdığı o yumruk… Benim için yalnızca bir zafer işareti değildi. O, bir meydan okumaydı. ‘Buradayım’ diyen bir halkın, susturulamayan bir gerçeğin simgesiydi

Osman Damla

Yılmaz Güney, Adana’da Kürt bir ailenin çocuğu olarak 1 Nisan 1937 yılında dünyaya geldi. Güney, Kürt kültürü ile büyüdü. Annesi ve babasından Kürtçe türküler dinledi, masallara, hikâyelere kulak verdi. Kamerayı eline alan sanatçı ilk olarak bunu kendi geçmişine çevirdi. Kürt efsaneleri ve Çukurova’ya göç etmek zorunda kalan Kürtlerin öyküleri objektifine takıldı. Güney’ in, doğum günü vesilesiyle Fatoş Güneyi ile Yılmaz Güney’in sineması ve yaşamı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Yılmaz Güney – Fatoş Güney
  • Yılmaz Güney’in sinemasında, sizce Kürt meselesi nasıl yer alıyor?

Ben Yılmaz Güney sinemasına baktığımda, bir “mesele”nin anlatıldığını görmem yalnızca; bir suskunluğun dile gelişini, bir halkın adının konulamayan acısının perdeye sızışını görürüm. Onun filmlerinde Kürt meselesi çoğu zaman açıkça bağırmaz. Ama hep oradadır. Bir bakışta, bir susuşta, yarım kalmış bir cümlede… Sürü’de mesela. Bir yolculuk vardır; ama o yol, sadece coğrafi değildir. Aşiretler, parçalanmış aileler, sıkışmış kaderler… İnsanlar hareket eder ama aslında kimse bir yere varamaz. Ben o filmde, yerinden edilmişliğin sessiz çığlığını duyarım. Kürtlük, yüksek sesle söylenmez; ama her sahnenin içine sinmiştir.

Yol’da ise bu daha da derinleşir. İzinli mahkûmların hikâyesi anlatılır gibi görünür. Ama ben o hikâyelerin arkasında başka bir gerçeklik görürüm: Bir coğrafyanın kapatılmış yollarını…

Bir dilin bastırılmış sesini… Bir halkın kendi hayatına bile yabancılaştırılmasını. Umut’ta açıkça bir kimlik tartışması yoktur belki. Ama yoksulluk vardır. Dışlanmışlık vardır. Sistemin kıyısına itilmiş insanların umutsuzluğu vardır. Ve ben bilirim ki, o umutsuzluğun içinde Kürtlerin payı büyüktür. Onun kamerası hiçbir zaman yukarıdan bakmaz. Hep içeriden konuşur. Çünkü o, anlattığı insanların içinden gelmiştir. Ben Yılmaz Güney sinemasında Kürt meselesini bir “konu” olarak değil, bir “hal” olarak görürüm. Bir varoluş hali… Adı konulamayan, ama herkesin hissettiği bir eksiklik, bir kırılma hali… Ne tam söylenebilir ne de yok sayılabilir. Belki de bu yüzden bu kadar güçlüdür. Çünkü o, yasaklı bir kelimeyi doğrudan söylemek yerine, o kelimenin etrafındaki hayatı anlatır.

  • Yılmaz Güney’in etkilendiği kültürel kaynaklar nedir sizce?

Yılmaz Güney sadece bir sinemacıyı değil; bir halkın hafızasını, bir çocuğun büyürken içine işleyen acıyı anlatıyor. O, Kürt bir anne ile babanın oğluydu. Daha sekiz yaşındayken hayatın sertliğiyle tanıştı. Annesi, eve gelen kumayı kabul etmedi; Yılmaz’ı ve biricik kız kardeşi Leyla’yı alıp Yenice köyünden Adana merkeze doğru yola çıktı. O yol, sadece bir göç değildi. O yol, bir çocuğun kalbine işlenen ilk hüzündü. Annesinin söylediği Kürtçe stranlar, yaktığı ağıtlar… Ben Yılmaz’ın o seslerle büyüdüğünü hissederim. Çünkü o sesler sadece bir dil değildi; bir hafızaydı, bir direnişti. Annesi adeta bir dengbêj gibi, eski destanları, masalları anlatırdı. Ve Yılmaz ile Leyla, o hikâyelerin eteğinde büyürdü.

Onun çocukluğu, Boynu Bükük Öldüler romanının ta kendisidir aslında. Çukurova’nın pamuk tarlaları, bir yanda toprak sahipleri, diğer yanda onların marabaları… Doğudan, Güneydoğu’dan kopup gelen yoksul insanlar. Çoğu zaman bu yoksulluğun en ağır yükünü taşıyan Kürtler… Yılmaz bütün bunları görerek büyüdü. Gözlerini hayata açtığında adaletsizlikle karşılaştı. Lise yıllarında edebiyata ve felsefeye yöneldi. Ama onun için bu bir merak değil, bir hesaplaşmaydı. Eşitsizlikleri kendine dert etti. Daha 18 yaşındayken yazdıkları onu cezaeviyle tanıştırdı. Bir buçuk yıl… Yani daha yolun başında, bedel ödemeyi öğrenmişti. Ben onun sinemasına baktığımda şunu görürüm: En avantür filmlerinde bile kaybedenleri anlatır. Kaybedenlerin onurunu, direncini, isyanını… Çünkü o, hayatın neresinde durduğunu çok erken anlamıştı. Kamera onun elinde sadece bir araç değil, bir silahtı. Politik duruşu netleşti; sineması da onunla birlikte keskinleşti. 1971 sürecinde devrimci hareketlerle kurduğu bağ, Devrimci Doğu Kültür Ocakları ile temasları, Kürt ve Türk devrimcilerin ortak mücadelesinde yer alması… Bunların hiçbiri tesadüf değildi. O, halkların ortak kaderini görüyordu. 1974’te Selimiye’den çıktığında Türkiye soluna yönelttiği eleştiri çok çarpıcıydı: Halk ile aydın arasındaki kopuş… Bu, sadece bir eleştiri değil, derin bir analizdi. Sonra yeniden cezaevi… Ama o, duvarların arkasında bile üretmeye devam etti. 1976’da Güney Dergisi’ni çıkardı. Bu dergide Kürt sorununu açık ve net bir şekilde ortaya koydu. Ve şunu söyledi: Türkiye’de Kürt sorunu çözülmeden gerçek bir demokrasi mümkün değildir. Bu söz, sadece iktidara değil; aynı zamanda Türk soluna da yönelmiş bir eleştiriydi. Ama bütün bunlara rağmen Yılmaz’ı tek bir kimliğe hapsetmek mümkün değil.

Evet, o Kürttü. Evet, ötekileştirildi. 1950’lerden itibaren Kürt aydınlarına yönelen baskı dalgası, onu da içine almak istedi. Ama o, kendini sadece bir kimlikle sınırlamadı.

Onun hayali başkaydı: Bütün halkların eşit ve onurlu yaşayacağı demokratik bir ülke… Ben Yılmaz Güney’i anlatırken hep şunu hissederim: O, sadece film çekmedi. Bir halkın acısını, bir çocuğun hafızasını, bir toplumun yarasını taşıdı. Onu anlamak, biraz da bu toprakların gerçeğiyle yüzleşmektir.

  • Yılmaz Güney, Yol filmiyle Cannes’da Altın Palmiye aldığında siz de oradaydınız? Bize o süreci ve heyecanınızı anlatır mısınız?

Yol… Benim için yalnızca bir film değil; karanlığın içinden sökülüp alınmış bir hakikatin adıdır. 12 Eylül Darbesi’nin o ağır, boğucu ikliminde başladı her şey. Ülkenin üzerine çöken korku, sadece insanları değil, sözü, sanatı, hayali de susturmak istiyordu. Ama tam da o suskunluğun ortasında bir film doğuyordu. Sessizce değil; direnerek, inat ederek, var olma hakkını söke söke alarak… Yol çekiliyordu. Ama aslında çekilen sadece bir film değildi; bir dönemin tanıklığı, bir halkın sıkışmışlığı, bir gerçeğin inkâr edilemezliğiydi. Demir parmaklıkların ardında ama zihni dışarıda, halkının içinde, hikâyelerin tam ortasında… Yazıyordu. Kuruyordu. Direniyordu. Ve dışarıda, Şerif Gören ve o inanılmaz ekip, onun düşlediği filmi ilmek ilmek örüyordu. Bu, sadece bir yönetmenlik meselesi değildi; bu, kolektif bir inancın, ortak bir cesaretin eseriydi. Sonra film bitti. Ama asıl tehlike o zaman başladı.

O film, o haliyle bu topraklarda kalamazdı. Ve bu yüzden, tıpkı yasaklı bir söz gibi, tıpkı sakıncalı bir hakikat gibi, büyük risklerle, gizlice yurtdışına çıkarıldı. Bir film kaçırıldı bu ülkeden… Aslında bir hafıza kurtarıldı.

Cannes Film Festivali. Orada, tüm dünyanın gözleri önünde, Yol en büyük ödülle taçlandırıldığında, Yılmaz Güney’in kaldırdığı o yumruk… Benim için yalnızca bir zafer işareti değildi. O, bir meydan okumaydı. “Buradayım” diyen bir halkın, susturulamayan bir gerçeğin simgesiydi. Ama içimde bir burukluk da var. Özverili ekip arkadaşları gözaltında mahkeme salonlarında ve sonrası yurtdışına çıkış yasağı; filmin kahramanlarının o ana tanıklık etmemesinin burukluğu. Çünkü o an, o gurur dolu an, memleketimde insanlar gözaltındaydı. İşkencehanelerdeydi. Cezaevleri doluydu. Yüzbinler susturulmuştu. O ödül alınırken, bir ülke acı çekiyordu. Avrupa’nın en büyük sinemacıları, sanatçıları, basını… Hepsi Yılmaz Güney’i izliyordu. Onu yalnız bırakmıyordu. Cezaevinden sinema yapan bir adamın hikâyesi, sınırları aşmıştı artık. Umut ile başlayan o yolculuk, “Yol” ile evrensel bir çığlığa dönüşmüştü. Ben “Yol”u izlerken sadece karakterlerin hikâyesini görmüyorum. Filmin kendisinin yolculuğunu görüyorum. Yakalanma korkusunu, yok edilme ihtimalini, yeniden doğuşunu… Yol, yaşanmış bir direniştir.

Kendal Nezan – Yılmaz Güney – Cegerxwîn
  • Paris’e gittikten sonra Yılmaz Güney’in Kürt meselesine olan bakışında ne gibi değişiklikler oldu? Neler düşünüyordu o zaman bu konu hakkında?

Ben Yılmaz Güney’i en çok sürgünde anladım. Çünkü insanın kalbi bazen en çok, ait olduğu yerden uzak düştüğünde görünür olur. Paris’teydi. Ama aslında hiçbir zaman orada değildi.

Kürt diasporası onu bir sinemacı gibi değil, kendi hikâyesini dünyaya anlatan bir ses gibi karşıladı. Büyük bir sevgi, derin bir saygı… O da bu karşılığın ağırlığını taşıyordu. Kürt Enstitüsü’nün kuruluş sürecinde yer alması boşuna değildi; çünkü o sadece film çekmiyor, bir hafızayı kuruyordu. Yanında dostları vardı. Cigerxwîn, Abdulrahman Qasimlo… Aynı acının, aynı umudun farklı sesleri. Hatta İran Kürdistanı’ndaki mücadeleyi anlatacak bir film düşlüyordu. Ama zaman izin vermedi. Sağlığı elinden kaydı, o düş yarım kaldı. Ve ben şunu hep hissettim: Onun aklı da, kalbi de hep Türkiye’deydi. 12 Eylül Darbesi’nin karanlığına rağmen umudunu hiç kaybetmedi. “Bu ülke yenilmeyecek” diyordu. “Halk mutlaka ayağa kalkacak… Bu değişim olacak…”

Sürgündeki devrimcilere seslenirdi: Yılmayın derdi. Üretin derdi. Direnin… Ve bana… “Ciğerim,” derdi, “mutlaka ama mutlaka ülkemize döneceğiz.” Bu söz, bir temenniden çok bir inançtı. Ama sonra… 1983’te vatandaşlıktan çıkarıldığı haberi geldi. O an… Gözlerindeki o ıslaklık… O derin hüzün… Hiç unutamadım. Sanki bir insanın elinden sadece bir kimlik değil, bir hayat alınmıştı. Çünkü o biliyordu: Halkından koparılmış bir sinemanın nefesi eksik kalır. Ve o söz hâlâ içimde: “Mutlaka döneceğiz…” Mutlaka kazanacağız…

  • Yılmaz Güney’le tanıştıktan sonra yaşamınızda ne gibi değişiklikler oldu?

Ben Yılmaz Güney ile tanışmadan önce, aslında bir fanusun içindeydim. Görüyordum, ama eksik; Biliyordum, ama yüzeyden… Babamın tarafı, Cumhuriyet’le birlikte bu coğrafyada yer edinmiş, o dönemin inşa ettiği milli burjuvazinin bir parçasıydı. Konservatif, köklerine bağlı bir Arnavut ailesi. Annem ise köklü bir İstanbulluydu. Anneannem İsmail Besim Paşa’nın kızıydı. Ben, bu iki dünyanın içinde, ama aslında tek bir dünyanın sınırlarında büyüdüm. İstanbul’un seçkin semtlerinde, İtalyan Mektebi’nde okuyan, Türkiye’yi o sınırların dışından hiç tanımamış bir genç kızdım. Sonra Yılmaz girdi hayatıma. Onunla tanıştığımın ertesi günü, bana bir kitap verdi: Boynu Bükük Öldüler. Gözlerime baktı. Belki de o zaman fark etti takılı olan o görünmez şeyi… “Fatoş,” dedi, “Artık o pembe gözlüklerini çıkarmak istemez misin?” Bu bir soru değildi aslında. Bir davetti. Belki de bir sarsılışın başlangıcı… Sonra gitti. Asker izni bitmişti. Muş’a dönmek üzere vedalaştık. Ben ise soluğu Kadıköy’de, Değirmendere’de aldım. Ve gidip Seyit Han’ı izledim. O karanlık salonda sadece bir film izlemedim. Bir perdenin aralandığını hissettim. Yatılı okulda, gizlice bana emanet ettiği o romanı okudum. Sayfalar ilerledikçe, içimde bir şeyler değişti. Tanımadığım hayatlar, bilmediğim acılar, görmezden geldiğim gerçekler. Hepsi birer birer içime doldu. Ve sonra mektuplar geldi. Onun Muş’tan yazdığı, anlattığı, paylaştığı her şey… Sanki o kitabın devamıydı. Ama bu kez kurgu değil, hayatın kendisiydi. Bir yıl, sadece bir yıl içinde…Ben artık aynı Fatoş değildim. O fanus çatlamıştı. Pembe gözlüklerim elimde kalmıştı. Ve ben ilk kez, gerçekten görmeye başlamıştım.

Yılmaz Güney sinemasında kadınlar

Fatoş Güney, Yılmaz Güney sinemasından kadınlara dair ayrı başlık açıyor ve şu noktaların altını çiziyor: Yılmaz Güney sinemasında kadın, bir karakter olmaktan çok daha fazlasıdır; o, bir ülkenin suskun tarihidir. Erkeklerin kurduğu dünyada, kadınlar çoğu zaman konuşmaz; ama onların sessizliği, en yüksek çığlıktır. Bir yol kenarında, karın altında yürüyen bir kadın düşün…

Yol’un o keskin soğuğunda, ayak izleri silinirken, kaderi silinmez. Zine’nin nefesi, sadece bir adamın kararına bağlıdır. Affedilmek ya da öldürülmek… İkisinin arasında asılı duran bir hayat. Kadın burada bir beden değildir sadece; bir “namus” yüküdür, bir yargıdır, bir infazdır. Erkek yürür, karar verir; kadın ise yürütülür, hüküm giyer. Sonra bozkırın ortasında bir sessizlik… Sürü’de rüzgâr bile kadınların adını fısıldamaz. Berivan’ın gözleri konuşur; ama kimse dinlemez. Aşiretlerin, kan davalarının, erkek gururunun arasında sıkışmış bir ömürdür onunki. Sevmek bile suçtur, yaşamak bile izne tabidir. Kadın burada bir insan değil, bir “düzenin bedeli”dir. Susturulmuşluk, onun dili olur. Arkadaş’ta kadın, özgür gibi görünür. Ama bu özgürlük, ince bir cam gibidir; dokunduğunda keser. Modern hayatın içinde, ilişkilerin soğukluğunda, kadın başka bir biçimde kaybolur. Artık töre yoktur belki; ama yabancılaşma vardır. Kadın bu kez suskun değil, dağınıktır. Parçalanmış bir benlik, eksik bir aidiyet… Bütün bu hikâyelerde kadın, farklı yüzlerle karşımıza çıkar; ama kaderi ortaktır. Bazen töreyle öldürülür, bazen sessizlikle yok edilir, bazen yoksullukta erir, bazen modernliğin içinde kaybolur.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Kaz Dağları’nda bu kez Ahlatçı boy gösterdi

Sonraki Haber

İran savaşı ve Trump

Sonraki Haber

İran savaşı ve Trump

SON HABERLER

Toprağın hafızası kadınlarda, tapusu erkeklerde

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

İlk adım: Önder Apo’nun fiziki özgürlüğü

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

İran savaşı ve Trump

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

Aşk ve özgürlük kavgasının sineması

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

Kaz Dağları’nda bu kez Ahlatçı boy gösterdi

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

Halkların kardeşliği: Ulus-devlet aklının çatlağı

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

İki mükemmel haber-yazı

Yazar: Yeni Yaşam
1 Nisan 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır