Oyun kişisel hikâyeyi toplumsal eleştiriyle birleştirerek hem göçmen toplulukların sesini duyuruyor hem de ev sahibi toplumları sorguluyor
Mahsum Sağlam
Sanatın en temel yapı taşlarından olan tiyatro kapitalist modern çağın ışıklarının altında sessiz bir çığlık gibi kendini yeniden üretime dahil ediyor. İlkel insan topluluklarıyla başlayan ritüellerden, Yunan tragedyalarına, Ortaçağ’ın dinsel ayinlerinden Commedia dell’Arte’ye ve daha sonra Rönesans’la insan odaklı gelişen tiyatrolardan günümüz gerçekçiliği ve modern avangard akımlara değin karmaşık yapılara kadar ulaşabilmiş bir sanat dalı. Tarihin belki de en acımasız davrandığı bu sanat dalı perde arkasındaki emeğin görünmezliğe itildiği, sanatçıların ekonomik zorluklarla boğuştuğu, sahne bulmada yaşanan zorluklar ve bu alanın yeteri kadar desteklenmemesi gibi sorunlar içinde boğuşurken direniş olarak üretmekten geri adım atmıyor.
İnsanı insana anlatan bu sanat dalı birçok toplumsal olayı farklı bir pencereden bakabilme öğretisi sunan, belki de görünmezliği gördürten ve oyun perdesi kapandığında bizi yalnızlığımızla baş başa bırakıp düşünmeye itiyor. Hepimizin bildiği ama hepimizin sustuğu yerden harekete geçiyor tiyatro ve yüzümüze çarpıyor gerçekliğimizi. Bu nedenle her tiyatro gösterisi; biraz bipolar edebilmeli, seyirciyi biraz önce ağlatırken şimdi kahkaha attırıp güldürebilmeli. Aynı zamanda her ikisini de yapmak zorunda değildir tiyatro, mesajını verip perdesini kapatabilir.
Sahnede göçmen krizi
Dünyanın birçok yerinde artan savaş ve çatışmaların bir sonucu olan göçmen sorunu son yıllarda tiyatroların bir hayli işlediği konuların başında geliyor. Göçmenlerin (özellikle mültecilerin ve işçi göçmenlerin) Avrupa’da karşılaştığı sorunlar —dil ve kültür çatışması, yabancılaşma, ırkçılık, entegrasyon zorlukları, bürokratik engeller, kimlik krizi, barınma/istihdam sorunları ve ötekileştirme— uzun yıllardır tiyatro sahnesinde güçlü bir şekilde işleniyor. Tiyatro, bu deneyimleri kişisel hikâyelerden toplumsal eleştiriye dönüştürerek göçmen toplulukların sesini duyurmaya çalışıyor. Özellikle 1960’lardan beri Avrupa genelinde göç dalgaları, 2015’teki Suriyeli mülteci krizi tiyatroların da eğildiği temel konuların başında geliyor.
‘Masanın Altında’
Roland Topor’un “Masanın Altında” adlı oyunu 1994 tarihinde yazılmış bir göçmen hikayesi. Oyun, sınıfsal çatışma ve kültürel dışlamaya maruz kalmasına rağmen sağduyusunu ve iyiliğini akıldışı şekilde yitirmeyen bir göçmen ile sistemin tüm acımasızlığına karşın empati becerisini yine akıldışı bir şekilde yitirmemiş bir Parisli kadın arasındaki duygusal yakınlaşmayı absürt bir durumla sunan sempatik bir oyundur.
‘ALTTaki’
Topor’un “Masanın Altında” adlı oyunu sanatçı yönetmen Rewşan Apaydın tarafından “ALTTaki” adıyla yeniden sahneye uyarlandı. Gölge Tiyatro Topluluğunun geçtiğimiz 26 Nisan’da prömiyeri gerçekleştirilen “ALTTaki” oyunu genç yetenekler, Hasan Yavuz, Umut Şahin, Beyza Al ve Ahmet Said Yaşar’ın performanslarıyla hayat buluyor. Oyun sade bir dekorla küçük bir odanın küçük bir masası etrafında dönse de dış dünya ile bağı hiç kesilmiyor. Çevirmenlik yaparak hayatını kazanan ve yalnız yaşayan genç bir kadının (Florence Michalon) masasının altını göçmen Dragomir’e kiraya vermesiyle başlıyor hikâye. Florence ile göçmen Dragomir arasındaki romantik arkadaşlık, kültürel ve sınıfsal farklılıklar, göç ve aidiyet, ekonomik kriz gibi temalar; bu oyunda aşk olgusu etrafında absürt ögeler ve kara mizah perspektifiyle örülüyor. Oyun kişisel hikâyeyi toplumsal eleştiriyle hem göçmen toplulukların sesini duyuruyor hem de ev sahibi toplumları sorguluyor. Aynı zamanda Avrupa’nın “açık kapı” retoriğiyle gerçekteki dışlama, bürokrasi ve ırkçılık arasındaki çelişkiyi ortaya koyuyor. Yarattığı empatiyle ile izleyiciyi “öteki”nin yerine koyuyor ve ülkeler özelinde Avrupa’nın çok kültürlülük iddiasını test ediyor.
‘Hiç olmaktan korkuyorum’
Bir masanın altında yaşamak zorunda kalan göçmen karakter Dragomir memleket özleminin ağır bastığı bir zamanda ailesinin tüm fertlerini yitirdiği haberini almasıyla “Unuttukça hiç oluyorum… Ben kimim ki unutuyorum… hiç olmaktan korkuyorum…” tiradı belki de en can yakıcı olan bölümdü. Florence ile kurulan yakın bağ onu masa altından masa üstüne taşısa da asla eşitlenemez bir sınıf çelişkisi sürekli yan karakterle besleniyor. Oyunun finali tam da bu kötücül üst sınıfın göçmenlerle eşitlenmesiyle birlikte seyirciyle de birleşerek herkesi eşitliyor. Ağır trajik bir konu olması seyirciyi yanıltmamalı çokça güleceğiniz komedi sahneleriyle trajikomikleşen uslüp oyunu farklı kılıyor.
Künye
Yazan: Roland Topor
Uyarlayan ve Yöneten:
Rewşan Apaydın
Yönetmen Yardımcısı: Barış Önal
Oynayanlar: Hasan Yavuz, Umut Şahin, Beyza Al, Ahmet Said Yaşar
Dekor ve Kostüm: Esra Enis
Işık ve Ses: Ferdi Boz
Dans – Koreografi: Berfin Dilan Güven, Aykut Aktuna
Etkinlik Türü: Absürt
Süre: 50 dakika









