Barış ve Demokratik Toplum Süreci, Türkiye’nin siyasi gündemindeki yerini koruyor. İktidar tarafından açık ve net olarak ifade edilmese de meselenin stratejik çekirdeği Kürt sorunu, onunla iç içe geçmiş hak talepleri, demokratikleşme ve hukuk. Bir kez daha özetleyecek olursak; Abdullah Öcalan’ın devlet tarafından resmen muhatap alınmasıyla başlayan görüşmeler, hızlı ve somut adımlarla ilerledi. Kürt tarafı, Öcalan’ın çağrısına bağlı olarak ilk stratejik hamleyi atmış; silahlı örgüt feshedilmiş, silahların yakılması gündeme gelmiştir.
Buna paralel olarak TBMM’de kurulan Komisyon’un çalışması, ardından iktidar, ortağı ve Kürt siyasal temsiliyetinden oluşan üçlü temsiliyetin Öcalan ile görüşmesi sürecin “ikinci aşaması’’na yani yasal ve hukuki düzenlemelerin yapılacağı kritik eşiğe geçişi resmileştirmiş oldu. Ancak bundan sonraki süreç sorunlu. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, demokratikleşme, hak ve özgürlükler gündeme geldiğinde yapısal bir direnç göstermektedir. Bir yandan “süreç olması gerektiği gibi yürüyor” retoriği kullanılırken, diğer yandan hâlâ adım atılmıyor ve mesele güvenlik parantezine sıkıştırılıyor.
Gerektiği gibi yürüyor mu?
Bu çelişki, zaman kazanma hesabı olmakla sınırlı olmayan iktidar stratejisinin açık işaretidir. Ancak silah yakanların ülkeye dönüşü, siyasi mahkûmların tahliyesi, diasporadaki sürgünlerin güvenli dönüşü gibi somut hukuki, yasal düzenlemelerde yerinden sayma devam ediyor.
Hukuksuzluğun genel hızı hiç kesilmemişken bu yerinde sayma hayra yorulamaz. CHP ve sol, sosyalist muhaliflere, hak savunucularına, sendikalara, çevre savunucularına, özgür basına ve demokratikleşme yanlısı tüm kesimlere yönelik gözaltı, tutuklama ve baskı dalgası aralıksız sürerken, sürecin demokratikleşme yönünde ilerleyip ilerlemeyeceği kaygısı derinleşmektedir.
Elbette göz ardı edilemeyecek kritik bir kazanım olduğunu atlamamak gerek. 40 yılı aşkın süredir Türkiye’nin kan ve gözyaşıyla tanımlanan gündeminden şiddet büyük ölçüde uzaklaşmıştır. Çatışma ortamı fiilen son bulmuştur. Toplum, ilk kez bu denli uzun ve istikrarlı bir çatışmasızlık dönemini yaşamaktadır. Bu aşama, sürecin en değerli ilk halkasıdır; ancak kalıcı barışa evrilmesi, yasal ve hukuki düzenlemelerle güçlendirilmiş hak ve özgürlüklerin kurumsallaşması ve kurumsal güvencelerle mümkün olacaktır.
Hukuki çerçeve ve muhataba statü
Çünkü çatışmasızlık kendi başına kalıcı değildir; hukuki ve yasal adımlar atılmadığında güvensizlik birikmekte, toplumsal meşruiyet erozyona uğramakta ve sürecin tersine dönme riski artmaktadır. Dolayısıyla sorunun güvelik parantezine hapsedilmeden atılması gereken adımlar bellidir ve “ortak karar” süreçleri uzun uzadıya müzakereye ihtiyaç duymaz. Toplumun büyük çoğunluğu tarafından da talep edilen ilk acil adımlar hızla atılmalıdır. Bunlar Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının derhal uygulanmasıdır. Bu kararların hayata geçirilmesi hem hukuksuzluğun simgesel tablosunu değiştirecek hem de sürecin ‘samimiyetini’ test edecektir.
Diğer önemli adım, kayyım garabetidir. Bu hukuksuz uygulamaların sona erdirilmesi aynı stratejik öneme sahiptir. Bayramdan sonraya, ardından Mayıs ayına ertelenen yasal ve hukuki adımlar, yeni bayram yaklaşırken hâlâ atılmamıştır. Öcalan’ın statüsü belirsizdir. Bilinmelidir ki; her ertelenen gün, kazanılmış çatışmasızlığı riske atmakta ve toplumda biriken güvensizliği derinleştirmektedir.
Sıra devlet ve iktidarda
DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan, sürecin ilerlemesi kapsamında “Barış İzleme ve Takip Kurulu” önerdi, aynı gün TBMM’de MHP Lideri bir kez daha Öcalan’a statü konusunu gündeme getirerek, “Barış Süreci ve Siyasallaşma koordinatörlüğü” önermişken atılmış bir adım yok. Bu yönlü hukuki düzenlemeler yapılmadan, hak ve özgürlükler anayasal güvence altına alınmadan “Süreç olması gerektiği gibi ilerlemektedir” demek, sadece retorik düzeyinde kalır.
Toplumun beklentisi…
Çatışmasızlık ortamı, demokratik adımlarla genişletilmeli ve kalıcı barışa dönüştürülmelidir. Bu, ne sadece iktidarın ne de muhalefetin meselesidir; Türkiye’nin ortak geleceğinin stratejik yol ayrımıdır. Dolayısıyla ‘çözüm süreci’ bugün kritik bir eşikte durmaktadır. Ya hukuksuzlukların devamıyla güvensizlik derinleşecek ve gidişat kırılganlaşacak; ya da AYM-AİHM kararlarının hızla uygulanması, kayyım sorununun çözümü, özgürlükleri genişleten yasal adımlar ve demokratik reformlarla kalıcı barış inşa edilecektir. Öcalan’ın statüsünde belirginlik ve diğer adımlar toplumsal motivasyonu büyütecekken, sürece yayma ise yeni sorunlara zemin yaratacaktır.
Sonuç olarak; gecikmenin sıfır maliyetli olmadığını, tam tersine, her ertelenen adımın kazanılmış barış iklimini de riske attığını, enfekte potansiyeli taşıdığı unutulmamalıdır. Ancak toplum, 40 yıllık acılardan sonra artık barışın hukuki ve kurumsal güvencesini istemektedir. İktidarın bu talebe vereceği yanıt, sürecin geleceğini, Türkiye’nin demokratikleşme rotasını ve bölgenin istikrarını belirleyecek en kritik değişkendir.









