Türkiye, dışarıda Doğu Akdeniz’den dışlanmış, Kıbrıs denkleminde sıkışmış ve bölgesel savaşlardan nemalanma hesabı yapan bir sığlığa hapsolmuşken, demokratikleşme artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur
Deniz Amed
Türkiye siyaseti, tarihinin en kritik eşiklerinden birinden geçerken; kelimelerin arkasına saklanan oyalama taktikleri ile sahanın yakıcı gerçeği arasındaki uçurum hiç bu kadar derinleşmemişti. Bir yanda Devlet Bahçeli’nin “el yükselten” çıkışlarıyla sarsılan Ankara dehlizleri, diğer yanda Kandil’in zirvelerinde dumanı tüten barış iradesi duruyor. Ancak bugün gelinen noktada artık “mış gibi” yapma dönemi kapanmıştır. Ortada devasa bir samimiyet sınavı vardır ve Kürt Özgürlük Hareketi, PKK’nin 12. Kongresi ile Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silahlı mücadeleyi sonlandırma ve fesih iradesini dünyaya ilan ederek üzerine düşeni tarihi bir sorumlulukla yapmıştır. Kandil’in derin vadilerinde, 11 Temmuz’da yükselen o silah yakma töreninin dumanı, barışın sadece bir niyet değil, geri dönülemez bir eylem olduğunun tescilidir. Üstelik bu süreçte 2017’den bu yana bekletilen üst düzey MİT mensuplarının iade edilmesi gibi dünya diplomasi tarihine geçecek jestler yapılmış, çatışma sürecinde yaşamını yitiren askerlerin ve gerillaların naaşlarının teslimi gibi insani köprüler kurulmuştur. Tüm bunlara rağmen devletin hâlâ “teyit-tespit” labirentlerinde vakit öldürmesi rasyonaliteye aykırıdır. Şunu sormak gerekir: Günümüzde bir bakkal dükkânı bile malını veresiye vermezken, bir banka teminatsız kredi açmazken; devletin hiçbir yasal güvence sunmadan, muhatabını esaret altında tutarak “nihai bir teslimiyet” beklemesi hangi çözüm mantığına sığar? Barış veresiye olmaz; barış, iki tarafın birbirinin hukukunu tanıdığı, yasal zırhlarla korunan bir mutabakat zeminidir. Güvensizliği derinleştiren iktidar dili ve süreci araçsallaştırma çabası, sadece zaman kaybıdır.
Bu zemin üzerinde yükselen Devlet Bahçeli’nin “Barış ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” önerisi, aslında sistemin içine düştüğü tıkanıklığın bir itirafıdır. Erdoğan ve Bahçeli masa altında tekmeleşirken, muhalefet kendi iç kavgalarıyla savrulurken; taraflar arasındaki uyumu, entegrasyonu ve demokratik uzlaşmayı sağlayabilecek tek bir irade vardır: Önder Apo. Koordinatörlük, sadece teknik bir isim takma gayreti değildir; o, işi yapacak farklı aktörlerin yaklaşımlarını, asıl amaçtan sapmadan uzlaştırma ehliyetidir. Önder Apo, bu sürecin sadece bir tarafı değil, barışın felsefesini ve mimarisini kuracak olan yegane merkezdir. Ancak burada tarihsel bir çelişki pusuda beklemektedir: Bir koordinatör, aynı zamanda bir hukuki ve siyasi esir olarak tanımlanıyorsa, o masa henüz kurulmamış demektir. Barışın koordinatörü olarak tanımlanan bir iradeyi, İmralı’nın dört duvarı arasında tutup, avukat görüşlerini bile bir lütuf gibi sunmak barışla değil, ancak “yumuşak güçle savaşın sürdürülmesiyle” açıklanabilir. Koordinatörlük görevinin doğası gereği, Önder Apo’nun statüsü artık “iyileştirilmiş cezaevi koşulları” veya “umut hakkı” gibi muğlak kavramlarla tartışılamaz. Statü artık bir yurttaş olarak koşulsuz özgürlüktür. Esaret altındaki bir koordinatörlük, hukuken “mutlak butlan”dır; yani yok hükmündedir.
Bu tıkanıklığı aşacak irade ise Türkiye’nin içine sıkıştığı jeopolitik kıskacı doğru okumaktan geçer. Türkiye, dışarıda Doğu Akdeniz’den dışlanmış, Kıbrıs denkleminde sıkışmış ve bölgesel savaşlardan nemalanma hesabı yapan bir sığlığa hapsolmuşken, demokratikleşme artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. İşte bu noktada DEM Parti’nin temsil ettiği 3. Yol Paradigması, ne iktidara ne de muhalefete yedeklenmeyen özgün duruşuyla hayati bir önem kazanıyor. Bu hat, barışı birilerinin lütfu değil, toplumun örgütlü gücüyle inşa edilecek bir hakikat olarak görmektedir. Bahçeli’nin çıkışları ile “Apocu Hareket Yönetimi”nin açıklamaları arasındaki paralel zamanlama, sürecin sarsıcı ve yeni bir aşamaya evirildiğini fısıldamaktadır. Kandil’de gerillanın sabrın son sınırına geldiğini gösteren o derin sessizlik, aslında bir fırtınanın değil, onurlu bir barışın doğum sancısıdır. Bu sancının sağlıklı bir doğuma dönüşmesi, devletin terör ve güvenlik parantezinden çıkıp Kürt halkının anadili, kültürü ve yerel yönetim hakkı gibi doğuştan gelen haklarını yasal güvenceye almasına bağlıdır. Meclis komisyonu raporlarında dile gelen gerçekler artık devlet aklı ile buluşmalıdır. Zaman daralmakta, makul süre tükenmektedir. Eğer bugün bir çocuk çıkıp “Kral çıplak!” diyorsa bu rejimin ayıbıdır. Ama aynı çocuk yarın çıkıp “Gerilla silahsız!” diyorsa, bu o çocuğun barışa olan hasretinin bittiği müjdesidir. Türk ve Kürt halkının bu asırlık hasretini dindirmek için tek bir yol kalmıştır: Başmüzakereciyi özgürleştirin, masayı hukukla kurun ve artık onurunuzla helalleşin. Çünkü bu süreçte artık ne kaçan var ne de kovalayan; sadece onurlu bir barışa muhtaç iki kadim halk var.









