• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
31 Temmuz 2026 Cuma
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

1921’den Rojava’ya: Söz değil statü

31 Temmuz 2026 Cuma - 00:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum
  • 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 11. Maddesi, vilayetlerin yerel işlerde tüzel kişiliğe ve ‘muhtariyete’ sahip olduğunu açıkça düzenliyordu. Eğitim, sağlık, tarım, ekonomi, bayındırlık, vakıflar ve sosyal yardım gibi temel alanların seçilmiş vilayet şûralarınca yönetilmesi öngörülmüştü
  • Şam yönetimi gerçekten eski devlet zihniyetiyle arasına mesafe koymak istiyorsa tarihsel Kürtçe isimleri kendiliğinden araştırmalı, resmen tanımalı ve çok dilli kullanıma açmalıdır. Kobanê ile Ayn el-Arab isimleri birbiriyle savaştırılmamalı; çok dilli ve çoğulcu bir sistem içinde birlikte resmileştirilmelidir
  • Türkiye deneyiminin bugüne bıraktığı en önemli ders şudur: Devletin zayıf olduğu dönemde verilen fakat anayasal güvenceye bağlanmayan sözler, devlet güçlendiğinde kolaylıkla inkâr edilebilir

Av. Ayaz Elgün*

Tarih birebir tekrar etmez. Ancak devletlerin kuruluş dönemlerinde başvurdukları yöntemler, farklı coğrafyalarda ve farklı zamanlarda birbirine şaşırtıcı ölçüde benzeyebilir. Devlet henüz zayıfken çoğulculuktan, kardeşlikten ve ortaklıktan söz edilir. Merkezî otorite toplumun bütün kesimlerine ihtiyaç duyduğu için farklı kimliklere alan açılır, yerinden yönetim vaatleri gündeme gelir. Devlet toparlanıp siyasal ve askerî gücünü tahkim ettiğinde ise ortaklık söyleminin yerini “millî birlik”, “devletin bölünmez bütünlüğü” ve “tek merkez” kavramları almaya başlar. Bugün Rojava’daki Kürtlerin Şam yönetimiyle ilişkisini değerlendirirken Türkiye’nin 1921 ile 1924 yılları arasındaki anayasal dönüşümünü hatırlamamızın nedeni budur. Benzerlik, iki ülkenin veya iki tarihsel dönemin bütünüyle aynı olmasında değil; merkezî devletin gücüyle hak söylemi arasındaki ters orantıda ortaya çıkmaktadır.

Devlet zayıfken muhtariyet, güçlenince merkezîleşme

1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun 11. Maddesi, vilayetlerin yerel işlerde tüzel kişiliğe ve “muhtariyete” sahip olduğunu açıkça düzenliyordu. Eğitim, sağlık, tarım, ekonomi, bayındırlık, vakıflar ve sosyal yardım gibi temel alanların seçilmiş vilayet şûralarınca yönetilmesi öngörülmüştü. Bu düzenleme doğrudan ve yalnızca Kürtlere özgü bir özerklik modeli değildi. Ancak Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı vilayetler bakımından fiilî anlamı, geniş bir yerel yönetim ve kendi kendini idare imkânıydı. Ankara yönetiminin savaşın devam ettiği dönemde Kürtlerin desteğine ihtiyaç duyduğu açıktı. Kuruluş söylemi, Türklerin ve Kürtlerin birlikte mücadele ettiği ve yeni devleti birlikte kurduğu düşüncesine dayanıyordu. Fakat askerî zaferin kazanılması, uluslararası tanınmanın sağlanması ve merkezî otoritenin güçlenmesinden sonra anayasal dil değişti. 1924 Anayasası, 1921’deki muhtariyet hükmünü korumadı. Vilayetler artık halkın kendi kendini yönettiği siyasal birimler olarak değil, merkezî idarenin yetki genişliği esasına göre örgütlenmiş taşra birimleri olarak düzenlendi. Aynı anayasanın 88. Maddesi’nde, din ve ırk ayrımı yapılmaksızın vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denileceği kabul edildi. Hukuki vatandaşlık tanımı olarak sunulan bu kavram, sonraki devlet politikalarıyla birleştiğinde tekçi ve homojenleştirici bir ulusal kimliğin aracına dönüştü. Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı ve Dersim süreçlerinin toplumsal, siyasal ve tarihsel dinamikleri aynı değildir. Koçgiri hadisesi henüz 1921 döneminde yaşanmıştır. Buna rağmen bu süreçlerin ortak sonucu, Kürtlerin kolektif taleplerinin siyasal müzakerenin konusu olmaktan çıkarılarak güvenlik meselesi hâline getirilmesidir. Önce yerel yönetim ve ortaklık dili zayıflatılmış, ardından Kürtlerin statü ve kimlik talepleri askerî ve idari araçlarla bastırılmıştır. Türkiye deneyiminin bugüne bıraktığı en önemli ders şudur: Devletin zayıf olduğu dönemde verilen fakat anayasal güvenceye bağlanmayan sözler, devlet güçlendiğinde kolaylıkla inkâr edilebilir.

Şam yönetiminin geçiş düzeni ne söylüyor?

Suriye’de bugün kurulan geçiş sistemi, bu tarihsel deneyim ışığında dikkatle okunmalıdır. Geçiş döneminin uzun yıllara yayılan yapısı, yasama organının oluşum biçimi, yürütmenin geniş yetkileri ve anayasal kurumların cumhurbaşkanlığı makamına bağlılığı, merkezîleşme tehlikesini artırmaktadır. Cumhurbaşkanının bakanları atama ve görevden alma yetkisine sahip olması, meclisin önemli bir bölümünün doğrudan veya dolaylı olarak yürütmenin etkisiyle belirlenmesi ve anayasal yargı organlarının oluşumunda cumhurbaşkanının belirleyici konumda bulunması, hakların korunmasını kişisel iradeye bağımlı hâle getirmektedir. Bu düzenlemeler, Şam yönetiminin ileride mutlaka Türkiye’nin erken Cumhuriyet dönemindeki yolu izleyeceğini tek başına kanıtlamaz. Ancak merkezîleşme tehlikesinin soyut bir kuşkudan ibaret olmadığını gösterir. Üstelik devletin adının “Suriye Arap Cumhuriyeti” olarak korunması ve Arapçanın tek resmî dil kabul edilmesi, eşit yurttaşlık iddiasıyla çelişmektedir. Bir taraftan kültürel ve dilsel çeşitlilikten söz edilirken diğer taraftan devletin yalnızca bir etnik kimlikle tanımlanmaya devam edilmesi, yeni dönemin eski devlet aklıyla bağını sürdürdüğünü göstermektedir. Şam yönetiminin Kürtlerin ademimerkeziyetçi bir Suriye talebini “ayrılıkçılık” ve “ülkenin birliğine tehdit” diliyle karşılaması da kaygıları artırmaktadır. Tam da burada 1921–1924 benzerliği belirginleşmektedir: Devlet toparlanmadan önce ortaklık ve entegrasyon konuşulmakta, merkez güçlendikçe yerinden yönetim talebi devletin birliği karşısında konumlandırılmaktadır.

Kararnameyle tanınmak yeterli değildir

Şam yönetimi tarafından Kürtlerin Suriye halkının asli bir parçası olarak tanınması, Kürtçe’nin ulusal dil kabul edilmesi, vatandaşlık sorunlarının giderilmesine yönelik adımlar atılması ve Newroz’un resmî tatil ilan edilmesi önemlidir. Bu gelişmeler küçümsenmemelidir. Ancak kararname ile anayasa arasındaki fark gözden kaçırılmamalıdır. Kararname, yürütme organının tek taraflı iradesiyle çıkarılır. Bugün çıkaran irade, yarın değiştirebilir veya uygulamasını daraltabilir. Anayasal hak ise iktidarın tercihinden bağımsız, kurumsal ve yargısal güvence gerektirir. Kürtlerin Suriye’nin asli halklarından biri olduğu yalnızca cumhurbaşkanlığı kararnamesinde değil, kalıcı anayasada yazılmalıdır. Kürtçe’nin seçmeli ders olarak okutulmasıyla yetinilmemeli; Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde eğitim, yerel yönetim, adalet ve kamu hizmetlerinde kullanılabilen resmî bir dil olması güvence altına alınmalıdır. Çünkü mesele Kürtçe’nin haftada birkaç saat okutulması değil, Kürtlerin kendi dilleriyle kamusal hayata katılabilmesidir. Kürtlerin geleceği geçici düzenlemelere, idari kararlara ve kişisel güvencelere bırakılamaz.

Yer adları devletin samimiyet testidir

Kürtlerin haklarına ilişkin en somut sınavlardan biri yer adlarıdır. Kobanê’nin yalnızca “Ayn el-Arab”, Qamişlo’nun yalnızca Arapça resmî adıyla anılması veya Kürt köylerinin tarihsel isimlerinin devlet kayıtlarında görünmez kılınması basit bir tabela meselesi değildir. Yer adları bir halkın hafızasıdır. Bir köyün, kentin, dağın veya nehrin adını değiştirmek; o coğrafyanın tarihini, dilini ve kuşaklar arasındaki kültürel aktarımı kesintiye uğratır. Bu nedenle tarihsel yer adlarının iadesi, kültürel mirasın korunması ve geçmişteki asimilasyon politikalarıyla yüzleşmenin bir parçasıdır. Yer adları gündeme geldiğinde “Talep edilirse olumlu değerlendirebiliriz” şeklinde cevap verilmesi yeterli değildir. Bu yaklaşım olumlu bir açıklama gibi görünse de devletin kendi sorumluluğunu mağdurların başvurusuna yüklemesidir. İhlali sürdüren yönetim, ihlalin giderilmesi için mağdurdan ayrıca talep bekleyemez. Şam yönetimi gerçekten eski devlet zihniyetiyle arasına mesafe koymak istiyorsa tarihsel Kürtçe isimleri kendiliğinden araştırmalı, resmen tanımalı ve çok dilli kullanıma açmalıdır. Kobanê ile Ayn el-Arab, Qamişlo ile Arapça kullanılan isim birbiriyle savaştırılmamalı; çok dilli ve çoğulcu bir sistem içinde birlikte resmileştirilmelidir.

Kürt kurumları da yalnızca açıklama yapmakla yetinmemelidir. Hukukçular, belediyeler, dil bilimciler, tarihçiler ve yerel meclislerden oluşan bir çalışma grubu tarafından kapsamlı bir Kürtçe Yer Adları Envanteri hazırlanmalıdır. Her yerleşim yeri için eski haritalar, Fransız manda dönemi kayıtları, nüfus belgeleri, tapu ve kadastro kayıtları, mezar taşları, sözlü tarih anlatıları ve bölge halkının kesintisiz kullanımı bir dosyada toplanmalıdır. Ardından belediyelere, valiliklere, ilgili bakanlıklara, nüfus ve tapu kurumlarına koordineli başvurular yapılmalıdır. Talep yalnızca tabelaların değiştirilmesiyle sınırlandırılmamalıdır. Kürtçe isimlerin nüfus kayıtlarında, tapu sisteminde, mahkeme belgelerinde, eğitim evrakında, resmî haritalarda ve dijital kamu sistemlerinde de kullanılması istenmelidir. Başvurular reddedilir veya cevapsız bırakılırsa dosya kapanmamalıdır. Ret veya sessizlik işlemleri idari yargıya taşınmalı, devletin gerekçesi ortaya çıkarılmalı ve iç hukuk yollarının etkisizliği belgelenmelidir. Yargının bugünkü bağımsızlığı tartışmalı olabilir. Yine de başvuru yapılması önemlidir. Çünkü her dilekçe ihlali resmî kayda geçirir, her ret kararı devletin yaklaşımını ortaya çıkarır ve her etkisiz iç hukuk yolu uluslararası başvurular için delil oluşturur.

Kürtlerin talepleri

Kürtlerin en büyük riski, haklarını birbirinden kopuk ve dönemsel pazarlıklar hâlinde gündeme getirilmesidir. Bir gün vatandaşlık, başka bir gün dil, daha sonra yer adları, petrol gelirleri veya askerî entegrasyon konuşulduğunda Şam yönetimi bazı sembolik haklar vererek siyasal statü meselesini sürekli erteleyebilmekte. Bu nedenle Kürt siyasi yapıları, hukuk örgütleri, kadın kurumları ve sivil toplum kuruluşları ortak bir Suriye Kürtlerinin Asgari Anayasal Haklar Belgesi hazırlamalıdır. Bu belge herhangi bir partinin programı değil, Kürtlerin vazgeçilmez ortak hukuk belgesi olmalıdır. Kürtlerin Suriye’nin asli ve kurucu halklarından biri olduğu kalıcı anayasada açıkça tanınmalıdır. Devletin adı, bütün halklara eşit mesafede duran Suriye Cumhuriyeti olarak tartışılmalıdır. Kürtçe, Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde resmî dil ve eğitim dili olmalıdır. Seçilmiş yerel ve bölgesel meclislerin eğitim, sağlık, kültür, yerel güvenlik, bütçe ve kalkınma alanlarında gerçek yetkileri bulunmalıdır. Petrol, su, tarım ve diğer doğal kaynakların gelirleri merkez ile üretimin yapıldığı bölgeler arasında şeffaf ve adil biçimde paylaşılmalıdır. 1962 nüfus sayımının ve Arap Kemeri politikalarının vatandaşlık, mülkiyet ve miras alanlarında doğurduğu bütün sonuçlar bağımsız bir iade ve tazmin komisyonunca giderilmelidir. Zorla yerinden edilenlerin geri dönüş hakkı güvence altına alınmalı, el konulan taşınmazlar sahiplerine iade edilmeli, aynen iadenin mümkün olmadığı durumlarda gerçek ve adil tazminat ödenmelidir. Yer adları, eğitim sistemi, yerel yönetimlerin yetkisi ve Kürtçenin statüsü merkezî yönetimin dönemsel tercihine bırakılamaz. Entegrasyon süreci ise Kürtlerin kurumlarının önce dağıtıldığı, haklarının daha sonra konuşulacağı bir tasfiye planına dönüşmemelidir. Siyasi ve askerî entegrasyon ile anayasal güvenceler eş zamanlı ilerlemelidir. Anlaşmalarda uygulama takvimi, yerel kurumların statüsü, kamu çalışanlarının durumu, yerel güvenlik yapılanması, eğitim sistemi, kadınların kazanılmış hakları ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları açıkça düzenlenmelidir. “Önce teslim olun, hakları daha sonra konuşuruz” yaklaşımı kabul edilemez. Çünkü tarih, daha sonra verileceği söylenen hakların çoğu zaman hiç verilmediğini göstermektedir. Bu talepler yalnızca Kürtler için de düşünülmemelidir. Rojava’da yaşayan Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Ezidilerin ve diğer bütün toplulukların dili, kimliği, mülkiyeti ve siyasal temsili aynı anayasal güvence altında olmalıdır. Kürtlerin önerisi yeni bir tekçilik değil, eski tekçiliğin sona ermesi olmalıdır.

Hukuki mücadele uluslararasılaştırılmalıdır

Kürtlerin uluslararası faaliyetleri yalnızca devlet yetkilileriyle yapılan siyasi görüşmelere indirgenmemelidir. Hukuki diplomasi yürütülmelidir. Uluslararası heyetlerin önüne genel söylemlerle değil; ihlal dosyaları, anayasa maddesi taslakları, yer adları envanterleri, mülkiyet kayıtları ve somut çözüm önerileriyle çıkılmalıdır. Birleşmiş Milletlerin azınlık meseleleri, kültürel haklar, eğitim hakkı, ırkçılık ve ayrımcılıkla mücadele alanlarında çalışan mekanizmalarına düzenli ve ortak başvurular yapılmalıdır. Bu mekanizmalar bağlayıcı mahkeme kararı vermese de hükümetlere resmî yazı gönderilmesini, ihlallerin uluslararası kayıtlara girmesini ve dünya kamuoyunun gündemine taşınmasını sağlayabilir. Suriye’nin taraf olduğu insan hakları sözleşmeleri kapsamında gölge raporlar hazırlanmalıdır. Bu raporlarda Kürtçe’nin statüsü, ana dilde eğitim, yer adları, vatandaşlık, mülkiyet, zorla yerinden edilme, siyasal temsil ve kamu hizmetlerine erişim ayrı başlıklar hâlinde ele alınmalıdır. Ayrıca Evrensel Periyodik İnceleme süreci etkin biçimde kullanılmalıdır. Uluslararası kurumlara sunulacak tavsiyeler genel ve soyut olmamalıdır. “Azınlık hakları korunsun” demek yerine, Kürtçe’nin hangi bölgelerde ve hangi kamu hizmetlerinde resmî dil olması gerektiği yazılmalıdır. “Yerel yönetimler güçlendirilsin” demek yerine, seçilmiş bölgesel meclislerin bütçe, eğitim, kültür ve yerel hizmetler alanındaki yetkileri açıkça belirtilmelidir. “Geçmişle yüzleşilsin” demek yerine, Arap Kemeri politikalarının vatandaşlık ve mülkiyet sonuçlarını giderecek bağımsız bir iade ve tazmin komisyonunun kurulması talep edilmelidir.

Her talebin karşılığında Şam yönetimine şu sorular yöneltilmelidir:

  • Hangi düzenleme çıkarılacak?
  • Hangi tarihte yürürlüğe girecek?
  • Hangi kurum uygulayacak?
  • Uygulamayan kamu görevlisinin sorumluluğu ne olacak?
  • Ret kararına karşı hangi yargı yolu bulunacak?
  • Süreci hangi bağımsız kurum denetleyecek?

Cevabı, takvimi ve yaptırımı olmayan vaat hukuk değildir.

Hakların zamanı bugündür

Kürtlerin geleceği Ahmed eş-Şara’nın veya herhangi bir yöneticinin kişisel iyi niyetine bırakılamaz. Devletler kişilerin sözleriyle değil, kurumlarla ve hukukla sınırlandırılır. Bugün çıkarılan kararname yarın değiştirilebilir. Bugün kapsayıcı konuşan yönetici yarın görevden ayrılabilir. Devlet toparlandıktan sonra güvenlik ve ülke bütünlüğü gerekçe gösterilerek bugün verilen haklar daraltılabilir.

Bu nedenle Kürtlerin stratejisi üç temel üzerine kurulmalıdır:

Belgeleme, hukukileştirme ve uluslararasılaştırma. Her ihlal belgelenmeli, her talep açık bir anayasa maddesine dönüştürülmeli ve her başvuru hem Suriye içinde hem de uluslararası alanda takip edilmelidir. Kürtler Şam’dan lütuf istememelidir. Suriye’nin kurucu halklarından biri olarak eşitlik, dil, demokratik yerinden yönetim, siyasi temsil, mülkiyet, adalet ve anayasal statü talep etmelidir. Bugün sorulması gereken soru, Kürtlerin Suriye’ye entegre olup olmayacağı değildir. Asıl soru, Kürtlerin hangi Suriye’ye, hangi haklarla ve hangi anayasal statüyle katılacağıdır. 1921 ile 1924 arasındaki Türkiye deneyiminin Rojava’ya verdiği temel ders açıktır: Devlet güçlenmeden önce hukukla güvence altına alınmayan haklar, devlet güçlendikten sonra kendiliğinden verilmez. Rojava’nın geleceği “Daha sonra konuşuruz” sözüne bırakılamaz. Hakların zamanı bugün, güvencenin yeri ise anayasadır.

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği Üyesi*

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Eşitsizlik vaadi: Bölgesel asgari ücret

Sonraki Haber

Tenhada düşmek

Sonraki Haber

Tenhada düşmek

SON HABERLER

Müzakere özgür insanlar arasında olur

Yazar: Yeni Yaşam
31 Temmuz 2026

‘Kalemim hakikatin izinde’

Yazar: Yeni Yaşam
31 Temmuz 2026

‘Devletin zamanı… Kürtlerin zamanı…’

Yazar: Yeni Yaşam
31 Temmuz 2026

Tenhada düşmek

Yazar: Yeni Yaşam
31 Temmuz 2026

1921’den Rojava’ya: Söz değil statü

Yazar: Yeni Yaşam
31 Temmuz 2026

Eşitsizlik vaadi: Bölgesel asgari ücret

Yazar: Yeni Yaşam
31 Temmuz 2026

Rusya Ukrayna’ya ait 4 gemiyi vurdu

Yazar: Yeni Yaşam
30 Temmuz 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır