Küresel sermayenin enerji ve hammadde ihtiyacı doğrultusunda şekillenen politikalar, Amed’i giderek bir petrol, kaya gazı ve maden sahasına dönüştürüyor. Amed, büyük bir ekolojik yıkımın eşiğinde…
Polen Ekoloji Kolektifi’ne göre doğal varlıkların sermaye birikiminin nesnesine dönüştürülmesi suyu, tarımı, emeği ve kültürel mirası tahrip ederken, toplumsal barışın önünde de bir engel haline geliyor
Şirin Bayık
Amed’de son yıllarda hız kazanan madencilik, petrol ve kaya gazı faaliyetleri, kentin doğal ve kültürel varlıkları üzerindeki tehdidi büyütüyor. Polen Ekoloji Kolektifi’nin hazırladığı verilere göre, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün (MAPEG) 2023 yılı başından bugüne kadar açtığı maden ihalelerinde Amed’de toplam 59 ayrı ruhsat sahası satışa çıkarıldı. Bu sahaların 34’ünün 27 ayrı maden şirketine satışı gerçekleştirildi. İhalelerde satışa çıkarılan ruhsat sahalarının toplam alanı 12 bin 144 hektara ulaşırken, satışı gerçekleştirilen ruhsatların toplam alanı 8 bin 684 hektar oldu. Satılan alan yaklaşık 12 bin 162 futbol sahasına denk geliyor. Ruhsat sahalarının üçü ise 1000 hektarın üzerinde alanı kapsayan mega-maden niteliğinde.
Söz konusu ruhsatların 14’ü için ÇED süreci yürütüldü. Bunlardan 12’sine “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilirken, iki projenin ÇED süreci devam ediyor. İhalelerde mermer işletmeleri ve inşaat şirketleri öne çıkarken, kalker ocakları, mermer ocakları ve kırma-eleme tesisleri başlıca faaliyet alanlarını oluşturuyor.
179 ruhsat ihalesiz satıldı
Satışı gerçekleştirilen ruhsatlarda 3 ayrı saha ve toplam 3 bin 986 hektarlık alanla Ece Mermer ilk sırada yer alıyor. Ece Mermer’i 2 bin hektarlık alanla Lavamin Madencilik izliyor. Kılıç Kardeşler Madencilik ise ikisi tek başına, ikisi başka şirketlerle ortak olmak üzere dört ruhsat sahasında toplam 810 hektarlık alana sahip. Dimer Mermer İnşaat Sanayii’nin ise altı ihalede toplam 430 hektarlık ruhsat alanı bulunuyor. Dimer’in Amed’deki faaliyetleri de yeni değil. Şirketin 2014 yılından bu yana Hani, Çermik, Çüngüş, Çınar ve Kulp ilçelerinde mermer ocağı projeleri bulunuyor. Bu projelerin tamamı için “ÇED Gerekli Değildir” kararı verilmiş durumda. Yine Polen Ekoloji Kolektifi’nin verilerine göre, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Taşınmaz Komisyonu, 2022 yılı başından Aralık 2025’e kadar Amed’de ÇED süreci henüz başlatılmamış 179 ruhsat sahasını ihalesiz olarak maden şirketlerine sattı. Satışların, “Taşınmaz Komisyonu Kararları” kapsamında şirketlerin talepleri üzerine gerçekleştirildiği belirtildi.
Satılan sahalar arasında 37 mermer ocağı, 16 altın madeni, 15 bakır-kurşun-çinko-demir kompleks maden sahası, 11 bakır madeni, 11 bazalt ocağı, 2 kalker ve 2 barit ocağı bulunuyor.
Polen’in verilerine göre, mermer ruhsatlarının 6’sı Betontech Yapı Kimyasalları A.Ş.’ye, 3’ü Dimer Mermer İnşaat’a; altın madeni ruhsatlarının 6’sı Odak Anadolu Madencilik’e ait. Bakır-kurşun-çinko-demir kompleks sahalarında ise Şimşek Grup Müşavirlik İnşaat 6, MD Dicle Madencilik 4, Lineer Metal Sanayii ise 3 ruhsatla öne çıkıyor.
Fracking yöntemi
Ayrıca verilerde yer alan şirketlerin isimleri de dikkat çekiyor. Buna göre TPAO, Çalık Petrol ve Transatlantic Petroleum çok geniş alanlarda petrol arama ve çıkarma projeleri için ÇED onaylarını hızla alıyorlar. Çalık Petrol’ün Bismil ve Çınar’da Transatlantic Petroleum’un Bismil, Kulp ve Sur’da çok sayıda petrol arama/çıkarma projeleri bulunuyor. Transatlantic Petroleum, doğaya/su varlıklarına çok zararlı olan, ciddi sarsıntılara yol açarak civardaki yaşamı tehdit eden hidrolik kırma(fracking) yöntemini uyguladığı belirtildi.
Kentte sürdürülen maden politikalarının detaylarına ilişkin haber dosyamızın ilk bölümünde Polen Ekoloji Kolektifi’nden Derya Sever ile konuştuk. Uzun yıllardır bu konuda çalışma yürüten ekolojistlere göre mesele yalnızca birkaç maden veya sondaj projesinden ibaret değil. Onlara göre doğal varlıkların sermaye birikiminin nesnesine dönüştürülmesi, halkın karar süreçlerinden dışlanması ve ekolojik yıkımın giderek kalıcı hale gelmesi söz konusu.
Petrol ve kaya gazı
Polen Ekoloji Kolektifi’nden Derya Sever, özellikle 2023 sonrasında Amed ve çevresinde petrol ve kaya gazı arama ve çıkarma projelerinde ciddi bir artış yaşandığını belirtti. Sever’in aktardığı verilere göre 2023’ten bu yana Amed’de 73 petrol ve kaya gazı arama ve çıkarma ruhsatı bulunuyor. Bu ruhsatların toplam alanı yaklaşık 920 bin hektar. 2026 yılında ise bu alana yaklaşık 100 bin hektarlık yeni bir ruhsat alanı daha eklenmiş durumda.

Sever, “Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar’ın demeçlerinde sık sık ‘milli enerji ve maden politikası’ vurgusunu görüyoruz. Bayraktar, 2028 yılında TPAO’nun günlük 600 bin varil petrol üreten bir ‘şirket’ haline geleceğini ve şu anda ise yaklaşık yerli ve yabancı 180 bin varil petrol çıkarıldığını söylüyor. Amed de bu politikada bir petrol merkezi olarak tanımlanıyor. Bu artışı hem yapılan anlaşmalarda hem de ÇED süreçlerinde ve ÇED başvurularındaki yükselişte görebiliyoruz. Burada gördüğümüz şey, Amed’in neredeyse tamamının petrol ve kaya gazı faaliyetleri için ruhsatlandırılması. Bu durumun mevcut enerji ve maden politikasıyla doğrudan örtüştüğünü görüyoruz. Daha önce güvenlik politikaları adı altında güvenlik barajları, ormansızlaştırma, insansızlaştırma ve belleksizleştirme politikaları uygulanıyordu. Şimdi ise Amed’in bir petrol merkezine dönüştürülmesi üzerinden benzer bir insansızlaştırma ve yerinden etme politikası yürütülüyor. Tarım alanlarının, su varlıklarının ve doğal yaşamın yok edilmesi söz konusu” dedi.
Sondaj kentin içine girdi
Sever, “Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de Petar’ın, Sanko Holding ile bağlantılı projesi. Bu proje hem Hevsel Bahçeleri’ni hem Dicle Nehri’ni etkiliyor hem de Dicle Üniversitesi’nin içerisinde altı kuyuluk bir projeyi kapsıyor. Bu, yıkımın boyutunu çok açık biçimde gösteriyor. Çünkü artık mesele yalnızca köylerde ya da kentlerden uzaktaki arazilerde yürütülen faaliyetler değil. Petrol arama faaliyetleri yaşamın tam merkezine, köylere, dağlara, tarım alanlarına ve kentin içine, üniversitelere ve Hevsel Bahçeleri gibi son derece önemli kültürel ve ekolojik alanlara kadar girmiş durumda” diyerek meselenin boyutunu ortaya koydu.
İşgal altında bir kent
Amed’in neredeyse tamamının petrol ve kaya gazı faaliyetleri ile işgal edilmiş durumda olduğuna vurgu yapan Sever, “Temel sorulardan biri şu: Amed’de neden bu kadar yoğun petrol projesi var?” diye sordu. Yanıt olarak; “Bunun temel gerekçesi olarak kaya gazı potansiyeli gösteriliyor. Oysa kaya gazı, birçok ülkede ciddi tartışmaların konusu olmuş bir alan. Bulgaristan, Almanya, İngiltere, Hollanda, Kanada ve ABD’nin bazı eyaletlerinde farklı dönemlerde yasaklamalar veya moratoryumlar uygulanmış veya kaya gazı çıkarımına ilişkin ciddi kısıtlamalar getirilmiş durumda. Türkiye’de ise Amed için ‘Gabar’dan çok daha büyük bir potansiyel’ olduğu, yaklaşık 6 milyar varillik bir potansiyelin bulunduğu söylenerek sermayeyi bölgeye çekmeye yönelik bir politika izleniyor. Bu aslında tamamen bir sermaye birikimi politikasıdır. Petrol arama ve çıkarma metotlarının kendisi bile su varlıklarını kirleten, zehirleyen, tarım alanlarını işgal eden ve köylüleri yerinden eden bir politika. Hidrolik kırma (fracking) ise bunun çok daha ileri bir aşaması. Hidrolik kırmada, geleneksel yöntemlerle çıkarılamayan ve kayaların içinde sıkışmış hidrokarbonun çıkarılması için çok büyük miktarlarda su kullanılıyor. Bir kuyu için 11-20 milyon civarında litre su kullanılabiliyor. Bu suya 600’den fazla toksik madde ekleniyor ve yüksek basınçla yeraltına pompalanıyor. Bu faaliyetler üniversite alanında, tarım arazisinde ya da insanların yaşam alanlarının hemen yanında gerçekleştirilebilir. Çok büyük miktarda su tüketimine ve yeraltı sularının zehirlenmesine neden olma riski taşıyor. ABD’deki deneyimler ayrıca hidrolik kırma faaliyetleri ile sismik hareketlilik arasındaki ilişkiye dair ciddi tartışmalar olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Amed’in özellikle kaya gazı çıkarımının merkezi olarak görülmesi, Amed ve halkı açısından çok ciddi bir tehlike oluşturuyor. Burada görmemiz gereken TPAO’nun maden ve enerji politikaları sonucunda yılda 1 milyon varil petrol ve kaya gazı üretecek bir şekil hedeflendiği söyleniyor. Buradaki ‘şirket’ vurgusu çok önemli. Çünkü bu ne bir kalkınma ne bir istihdam politikası. Bu sadece yerli ve yabancı sermayenin kârlarını artıran, ham maddeyi küresel finansal ağlara aktaran bir politika olarak karşımıza çıkıyor. Bunun sonucunda ise halkın doğaya, gıdaya ve suya erişimi yıkıma uğratılıyor. Ortaya çıkan şey büyük bir ekolojik yıkım politikası.”
‘Copy-paste’ taktiği
Sever’in dikkat çektiği bir diğer nokta ise prosedürler oldu. Sever, proje tanıtım dosyalarının önemli bir bölümünün birbirine benzediğini, uzun vadeli ve kümülatif etkilerin yeterince değerlendirilmediğini belirterek, “Maden projeleri genellikle MAPEG üzerinden ihaleye açılıyor. Petrol projelerinde ise aynı şeffaflık söz konusu değil. Yani önceden ihaleyi göremiyoruz. Petrol ruhsatlarını çoğu zaman süreç ilerledikten, ruhsat verildikten ya da E-ÇED dosyası yayımlandıktan sonra görebiliyoruz. Buradaki en yıkıcı noktalardan biri de ÇED süreçleri. Petrol projelerinin çok büyük bir bölümünde ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı veriliyor. Bu oran, verilerimize göre yüzde 87’si olarak görünüyor. Böylece proje, kapsamlı bir ÇED sürecinden geçmeden başlayabiliyor. Bir proje tanıtım dosyasıyla süreç ilerleyebiliyor. Burada ne gerçek anlamda halkın demokratik katılımı ne de yeterli bilimsel analiz söz konusu. Örneğin Hevsel Bahçeleri’ne en yakın bölgelerden birinde 10 Ağustos’ta ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı verilmiş. Bu proje yaklaşık 15 bin hektarlık bir ruhsat alanı içerisinde bulunuyor. Hiçbir bilimsel etki analiz yok aslında. Proje tanıtım dosyalarında tarım alanlarının, canlıların ve bölgenin biyolojik özelliklerinin etkilenmeyeceği yönünde değerlendirmeler yapılabiliyor. Hatta bazı durumlarda canlıların başka bir yere taşınabileceği gibi ifadeler kullanılıyor. Bu dosyaların önemli bir bölümü birbirine benzeyen, adeta kopyala-yapıştır yöntemiyle hazırlanan dosyalar. Uzun vadeli etkiler dikkate alınmıyor. Kümülatif etki de hesaba katılmıyor. Oysa burada yalnızca 25 hektarlık bir sondaj alanından bahsetmiyoruz. Söz konusu faaliyet, 15-30 bin hektarlık bir ruhsat alanının içerisinde gerçekleşiyor. Arama faaliyeti sonucunda petrol bulunması halinde ruhsat alanının çok daha geniş bir bölümünün kullanılmasının önü açılıyor” dedi.
Petrol projelerinde artış
2020 yılından bu yana Çevre Bakanlığı’na giren 146 petrol arama ve çıkarma projesi bulunduğunu belirten Sever, “Bu projelerin yaklaşık yüzde 84’ü TPAO’ya, yüzde 5’i TransAtlantic’e, yüzde 4,5’i ise Çalık ve diğer büyük şirketlerin hâkim olduğu yapılara ait” dedi. “Senin de daha önce haberini yaptığın gibi (<https://yeniyasamgazetesi9.com/amedde-devasa-doga-yagmasi/> ), bunların yaklaşık yüzde 84’lük bölümünün TPAO, yüzde 5 TransAtlantic’in, yüzde 4 buçuk Çalık ve diğer büyük şirketlerin hâkimiyetindeki projelerden oluştuğunu görüyoruz. Bunun yanında Petar, Sanko Holding ve TransAtlantic, Continental Resources gibi şirketlerle ortaklıklar ve teknoloji transferleri de söz konusu. Daha önce Shell’in de bölgede işletme ruhsatları bulunuyordu. Yerli sermaye de petrol ve kaya gazı için işin içinde. Dolayısıyla burada yalnızca kamu şirketlerinden değil, yerli ve yabancı sermayenin farklı ortaklık biçimleriyle dahil olduğu bir yapıdan söz ediyoruz. Özellikle kaya gazı açısından önemli bir başka mesele de kullanılan kavramlar. Proje tanıtım dosyalarında çoğu zaman ‘kaya gazı’, ‘’fracking’ ya da ‘hidrolik kırma’ ifadeleri açık biçimde kullanılmıyor. Bunun yerine ‘konvansiyonel olmayan yöntem’, ‘çatlatma’ veya ‘yatay sondaj’ gibi ifadeler kullanılıyor. Bunun nedenine dikkat etmek gerekiyor. Çünkü hidrolik kırma, kamuoyunda çok daha fazla tepki çeken ve çevresel etkileri tartışmalı bir yöntem. Bunlar içinde TransAtlantic’in bulunduğu alanlarda yeni projelerin önemli bölümünde hidrolik kırma yönteminin kullanılması planlanıyor. Daha önce yapılan incelemelerde Mermer-1, Siirt’te Demirkuyu-1 sahasu, Silvan’daki Akçay ve İyicek Kuyusu gibi bazı projelerde çatlatma veya hidrolik kırma uygulamalarına ilişkin ifadeler görülebiliyor. Sur ilçesinde TPAO ve TransAtlantic’in yaklaşık 15 bin hektarlık petrol ve kaya gazı ruhsatı bulunuyor. Bunun yanında Çermik Akkoyunlu’da 22 bin hektarlık, Ergani’de de 30 bin hektarlık arama ve sondaj ruhsatları bulunuyor. Bu projelerde olduğu gibi bazı projelerde ‘konvansiyonel’ yöntemlerden söz edilse de sonraki aşamalarda çatlatma uygulamalarının kullanabiliyorlar. Özellikle İyicek, Sur ve Bismil’deki yeni projelerin bazı proje dosyalarında kaya gazı, hidrolik kırma ve ‘fracking’ ve ‘konvansiyonel olmayan yöntemler’ ifadeleri açık biçimde yer alıyor.
Çünkü politika olarak Amed’in kaya gazı potansiyeli özellikle vurgulanıyor. Kaya gazının mevcut teknolojilerle çıkarılmasında hidrolik kırma yöntemi temel yöntemlerden biri. Bu alanda ortaklık kurulan TransAtlantic ve Continental Resources gibi şirketlerin de fracking (hidrolik kırma) teknolojileriyle bilindiğini görüyoruz. ABD’de bu şirketlerin faaliyetleri sonucunda yeraltı sularının kirlenmesi, musluk suyunun etkilenmesi ve sismik hareketliliğin artması gibi çok sayıda tartışma yaşandı.”
ÇED ve mega madenler
Petrol projelerinin yaklaşık yüzde 86,3’ünün “ÇED Gerekli Değildir” kararıyla ilerlediğini belirten Sever’e göre bu tablo, petrol projelerinin önemli bölümünün kapsamlı bir çevresel etki değerlendirmesine tabi tutulmadan ilerleyebildiğini gösteriyor. Sever, “Hazırladığımız maden raporunda il il ihaleleri, ruhsatları ve ‘gözden çıkarılmış ilçeleri’ ortaya koyuyoruz. Hangi ilçede ne kadar 4. Grup maden ruhsatı bulunduğunu, ne kadar petrol ve doğalgaz projesi olduğunu, ne kadar mega maden proje bulunduğunu gösteriyoruz. Petrol projelerinin önemli özelliklerinden biri de çok büyük ruhsat alanlarına sahip olmaları. 15 bin, 10 bin, 30 bin, 35 bin hektarlık ruhsatlar var. Hatta TPAO’ya ait bir projenin ruhsat alanı 10 bin hektardan 55 bin hektara çıkarılmış durumda. Bu veriler üzerinden Amed’in gözden çıkarılmış ilçeleri olarak Kulp, Silvan, Bismil, Çınar, Sur, Dicle ve Ergani’yi görüyoruz. Tüm maden, petrol ve kaya gazı ihalelerini birlikte değerlendirdiğimizde ortaya çıkan tablo şu: Amed’in neredeyse tamamı maden ve petrol faaliyetlerine, şirketlerin kullanımına açılmış durumda” dedi.
Bu yapısal bir sorun
Bu durum karşısında bilinçli bir ekolojik mücadele adına ‘ne yapılabilir?’ sorusuna karşı Derya Sever, “Bu yıkım sistemin yapısal bir sorunu olarak görülmeli. Tamamen mevcut konjonktürden kaynaklanan bir mesele değil. Küresel sermayeye ham madde transferi, finansal ağlara aktarım ve burjuvazinin sermaye birikimi söz konusu. Burada yıkıma uğratılan yalnızca doğa değil. İşçiler, köylüler ve kentliler de yıkıma uğratılıyor. Kendi hayatımıza kendimiz karar verme özgürlüğümüz elimizden alınıyor. Daha fazla insan ucuz emek gücü havuzuna dönüştürülüyor. Kendi tarımımızı yaparken bir anda tarlamıza acele kamulaştırma kararıyla sondaj makineleri geliyor. Bir kuyuyla sınırlı kalacağı söylenen faaliyetler, ÇED süreçlerinin içinin boşaltılmasıyla bütün yaşam alanımızı, şehrimizi, ormanlarımızı, kültürel ve biyolojik varlıklarımızı yok eden bir sürece dönüşüyor. Bu nedenle gerçekten birleşik bir mücadele gerekiyor. Örneğin hidrolik kırma yalnızca Amed’in sorunu değil. Trakya’da da aynı sorun yaşanıyor. Ancak bu alanların birbirleriyle yeterince birleşmediğini görüyoruz. Hidrolik kırmaya karşı ortak bir kampanya yürütülmeli. Yenilenebilir enerji projeleri de petrol ve fosil yakıt projeleri de tek tek değil, bütünlüklü bir ekolojik yıkım çerçevesinde ele alınmalı. Emekçiler, köylüler ve kentliler birlikte örgütlenmeli. Çünkü bu tekil bir sorun değil, yapısal bir sorun” dedi.
Yarın: “Ortadoğu’da enerji politikaları”









