• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
28 Ağustos 2026 Cuma
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Bir çağın içinden, bir barışın eşiğinde

28 Ağustos 2026 Cuma - 23:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum

Çünkü bazı insanlar toprağa verilir. Ama hayalleri toprağa verilmez. Hayaller yaşayanların omuzlarında yoluna devam eder. Bir kuşaktan diğerine. Bir şehirden diğerine. Bir dilden başka bir dile. Bir yaradan başka bir umuda

Hatice Öncü

Savaşın ortasında tutulan yas ile barışın eşiğinde tutulan yas aynı yas değildir. Savaş yıllarında gelen cenazelerin acısını anlatmak kolay değil. Çünkü savaş, insana yas tutmayı bile tamamlayamadan yeni bir kaybın kapısını açar. Bir cenazenin ardından başka bir cenaze gelir. Bir fotoğrafın ardından başka bir fotoğraf. Bir annenin gözyaşı kurumadan başka bir evin kapısı çalınır. Bir kardeş, henüz kaybettiği insanın yokluğunu anlamaya çalışırken yeni bir haber gelir. Savaş yalnızca insanları öldürmez. İnsanın gelecekle kurduğu güven duygusunu da parçalar. Bu nedenle savaş sırasında tutulan yas çoğu zaman tamamlanamaz. Acı, başka bir acının içine karışır. Bir kaybın üzerine başka bir kayıp eklenir. İnsan bazen ağlamayı bile erteler. Savaş, ölümü hayatın içine dağıtır; yasın kendisini bile kesintiye uğratır. Bir kaybın ardından henüz susulmamışken başka bir isim düşer hafızaya. Bir evin sessizliği başka bir evin acısıyla bölünür. Acı, kendi derinliğine inemeden bir başka acının içinde devam eder. Böyle zamanlarda yas kaybolmaz; birikir. İnsan, kaybının başında duramadan hayatın zorunluluklarına geri dönmek zorunda kalır. Bu yüzden savaş yıllarında acı çoğu zaman tamamlanamadan birikir.

Barışın eşiğinde ise o birikmiş zaman insanın karşısına çıkar. Başka bir zaman açılır insanın önünde. Uzun zamandır ertelenmiş olan ne varsa, hafızanın derinliklerinden yeniden yükselir. İsimler, yüzler, sesler, yarım kalmış cümleler… Bir zamanlar yalnızca bir fotoğrafın içine sığdırılabilen hayatlar, yeniden bütün ağırlıklarıyla karşımıza çıkar. Ve insan ilk kez, tek tek kayıpların ötesinde, onları mümkün kılan ve onlara anlam kazandıran bütün bir çağın karşısında durur.

“Kalbimin dili sustuğunda, dağlar konuşur…”

Bazı zamanlarda insan ağlamaz, Çünkü ağlamak, olan biteni açıklamaya yetmez. Bir fotoğrafa bakarsın; yüzünde gençliğin bütün ihtimalleri vardır. Sonra fotoğrafın tarihine bakarsın. Bir tarih görürsün. Sonra o tarihin içine bakarsın; orada bir halkın yarım yüzyılı vardır. Ve insan, bir noktadan sonra kime ağladığını bile ayırt edemez.

Bir insana mı?

Bir kuşağa mı?

Bir türlü tamamlanamayan bir zamana mı?

Yoksa bütün bunların içinden geçip bugün önümüze çıkan o büyük soruya mı?

“Bunca ölümden sonra hayatın kendisini nasıl kuracağız?”

Belki de bugün yasımızı ağırlaştıran şey tam olarak budur. Çünkü savaşın içinde insan ölüme bakarak yaşar. Barışın eşiğinde ise ilk kez ölümün ardından kalan hayata bakmak zorunda kalır. Savaş, insanın yas tutma hakkını bile elinden alır. Oysa barış ihtimali belirdiğinde zaman birden yavaşlar. Ve işte o zaman, yıllardır ertelenmiş bütün yaslar geri gelir. Belki bugün bu kadar çok anmanın, bu kadar çok ismin, bu kadar çok fotoğrafın içimizde bu kadar büyük bir karşılık bulmasının nedeni budur. Çünkü artık yalnızca şehadetlerimizi hatırlamıyoruz. Onların içinden geçtiği çağa bakıyoruz.

Van’a bakıyoruz, Gever’e, Amed’e, Botan’a, İstanbul’a. Dağlara, sokaklara, evlere, mezarlıklara… Ve bütün bu coğrafyanın üzerinde dolaşan tek bir soruya: Bu kadar ağır bir tarihin ardından barış neyin üzerine kurulacak?

Unutmanın üzerine mi? Sessizliğin üzerine mi? Yoksa hafızanın üzerine mi?

“Ve şimdi artık başka türlü yaşamak gerekiyor.”

48 yıl…

Bu iki kelime, içine bakması zor bir zamanın adıdır. Kırk sekiz yıl. Bir insan ömründen uzun. Bir halkın hafızasında ise hâlâ canlı. Bu 48 yıl, bildiğimiz hiçbir dünya tarihinin basit bir tekrarı değildir. Ne yalnızca bir savaş tarihine benzer, ne yalnızca bir direniş tarihine, ne yalnızca bir siyasi mücadeleye, ne de yalnızca bir halkın özgürlük arayışına indirgenebilir. Çünkü burada yalnızca silahların ve çatışmaların tarihi yoktur. Bir düşüncenin doğuşu vardır. Bir halkın kendisini yeniden tanımlama çabası vardır. Kadınların kendi tarihlerini yeniden yazma ısrarı vardır. Dağın, şehrin, sürgünün, zindanın, toprağın ve belleğin aynı hikâyenin farklı sayfalarına dönüşmesi vardır.

Elbette dünyanın her yerinde savaşlar yaşandı. Direnişler oldu. Halklar özgürlükleri için mücadele etti. Dağlara çıkanlar, sürgüne gidenler, zindanlardan geçenler, kayıplarını arayanlar oldu. Spartaküs vardı. Che vardı. Nelson Mandela vardı. Filistin vardı. Güney Afrika vardı. İrlanda vardı. Bosna vardı. Arjantin’in anneleri vardı. Her biri kendi tarihinin, kendi koşullarının, kendi acılarının ve kendi umutlarının içinden konuştu. Fakat hiçbir tarih diğerinin aynısı değildir. Çünkü her halk kendi çağını kendi bedeniyle yaşar.

Şehit Atakan Mahir’in dizeleri tam da bu noktada başka bir ağırlık kazanıyor:

“Ne Spartaküs bizim gibi yaşadı

Ne de Che bizim gibi savaştı.”

Bu yalnızca bir benzetmeyi reddetmek değildir. Bir tarih bilincidir. Çünkü başka mücadelelerle ortaklaşan yanlarımız olabilir; fakat hiçbir mücadele başka bir halkın tarihinin yerine geçemez. Bu 48 yıl da kendi özgünlüğünü buradan alır. Ve belki 48 yılın gerçek anlamı bugün daha yeni anlaşılmaya başlanıyor. Çünkü bir tarih yalnızca yaşandığı zamanın değil, sonrasında insanlığa bıraktığı soruların da tarihidir. Bu tarih dünyaya yalnızca kendi hikâyesini anlatmıyor. Bir soru bırakıyor:

“Bunca bedelden, bunca kayıptan, bunca hafızadan sonra yeni yaşam nasıl kurulacak?”

İşte bu soru, bir halkın sınırlarını aşarak insanlığın ortak sorusuna dönüşebilecek kadar büyük. Barışın eşiğinde olmamız geçmişi geride bırakacağımız anlamına gelmiyor. Tam tersine. Belki ilk kez geçmişe bu kadar açık gözlerle bakmak zorundayız. Çünkü barış unutmak değildir.

“Hiçbir şey olmadı” demek değildir. Acıyı kapatmak değildir. Yasın üzerini örtmek değildir. Bu yüzden yas ile barış birbirinin karşıtı değil. Gerçek barışın ilk şartlarından biri, yasın hakkını verebilmektir. Kaybettiklerimizi unutmadan yaşayabilmek. Onların hayatlarını yalnızca mezar taşlarına hapsetmeden geleceğe taşıyabilmek. Ve en önemlisi, yeni bir mezar açmadan onların hatırasını çoğaltabilmek.

Şehit Atakan Mahir’in’ın şiirinde “bedel”den söz edilirken hemen ardından gökyüzü gelir.

Bulutsuz, masmavi göğün müjdesi… Sonra şafak, türkü, dağlar, çocuklar, köylerden gelen horoz sesi. Ve nihayet:

“Adı Yeni Yaşam bunun

Özgürlük senin olsun be yoldaşım!”

Belki de şiirin bütün yolculuğu burada düğümleniyor. Çünkü şiir yalnızca ölümü anlatmıyor. Ölümün içinden yaşama doğru bir yol arıyor. Dağın sessizliğinden çocukların sesine. Karanlıktan şafağa. Yastan umuda. Geçmişten geleceğe. İşte bugün bizim de önümüzde duran mesele bu. Ve şimdi, bütün bu tarihin içinden geçerek önümüze gelen barış ihtimaline. Çünkü barış, geçmişin üzerine çekilen bir perde değildir. Tam tersine, geçmişin bütün ağırlığıyla yeniden düşünüldüğü bir eşiktir. Savaşın içinde insan geleceği korumaya çalışır; barışın eşiğinde ise geçmişin anlamını geleceğe nasıl taşıyacağını düşünür. Buradaki mesele, yaşananların anlamını bugün yeniden aramak değildir.

48 yıl boyunca yaşanan her şey; hayatlar, kayıplar, düşünceler, mücadeleler, yaratılan değerler ve kuşaklar arasında taşınan hafıza kendi anlamını zaten oluşturmuştur. Asıl mesele şimdi daha ağırdır: Bu anlamı nasıl taşıyacağız? Yası nasıl hafızaya dönüştüreceğiz? Hafızayı nasıl geleceğin sorumluluğuna çevireceğiz? Ve bunca kaybın ardından, yaşamı nasıl yeniden kuracağız? Tam burada, Heval Fuat’ın dizeleri başka bir yerden dokunuyor insana:

“Yaşam gerek dostum,

Yaşamak…”

Belki de barışın eşiğinde duran en ağır cümle budur. Çünkü mesele yalnızca savaşın sona ermesi değildir. Mesele, ölümün biçimlendirdiği bir tarihin içinden yaşamı yeniden kurabilmektir. Onların hayatlarını geleceğe taşımanın yolu, onları yeniden yaşamın içine yerleştirmektir. Onları gülüşleriyle, sesleriyle, düşleriyle, çelişkileriyle, insanlıklarıyla. Ve içinde yaşadıkları dönemin bütün tarihsel koşullarıyla birlikte anlatabilmek. Belki şehadetlerin anlamını yalnızca burada aramak gerekiyor. Onları yalnızca kaybedilmiş hayatlar olarak görmek, tarihin çok küçük bir bölümünü görmek olur. Ama onların adına konuşmak da başka bir tehlikeyi beraberinde getirir. Çünkü ölülerin sessizliğini kendi cümlelerimizle dolduramayız. Onların yerine konuşamayız. Onların bütün hayallerini bildiğimizi iddia edemeyiz. Onların hayatlarını kendi bugünkü ihtiyaçlarımızın içine bütünüyle yerleştiremeyiz. Onlara karşı sorumluluğumuz, onların yerine konuşmak değil; onları anlamaya çalışmaktır. Belki de gerçek vefa tam olarak budur. Bir insanı kendi sözlerimize dönüştürmek değil. Onun hayatının bize bıraktığı soruyu taşıyabilmek. Bu nedenle onları anlatırken daha dikkatli bir dile ihtiyacımız var. İnsanı kaybetmeden tarihi, tarihi kaybetmeden insanı anlatabilen bir dile.

Sizin bütün hayallerinizi bildiğimizi söylemeyeceğiz. Sizin yerinize konuşmayacağız. Kendi cümlelerimizi sizin sessizliğinizin üzerine koymayacağız. Ama sizi anlatacağız. Bilinçle, anlamla, hafızayla. Sizi yalnızca nasıl kaybettiğimizi değil, nasıl yaşadığınızı anlatacağız. Hangi çağın içinden geçtiğinizi. Hangi sorularla büyüdüğünüzü. Hangi tarihsel koşulların sizi biçimlendirdiğini. Ve bugün bize hangi sorumluluğu bıraktığınızı. Çünkü sizin mirasınız yalnızca geçmişte değildir. Bizim önümüzde duruyor. Sizin ardından nasıl yaşayacağımızda. Çocuklara ne anlatacağımızda. Bu coğrafyanın geleceğini nasıl kuracağımızda. Barışı ne kadar derinleştireceğimizde. Hafızayı nasıl taşıyacağımızda. Sizin bize bıraktığınız en büyük miras bize bıraktığınız sorumluluktur.

Biz anlatacağız, gülüşünüzü, sesinizi, dostluklarınızı, hayallerinizi, içinden geçtiğiniz tarihi. Ve bütün bunların bugün yaşayanlara yüklediği sorumluluğu. Çünkü bazı insanlar kendi ömürlerinden daha uzun yaşarlar. Bazı isimler bir kuşağın değil, kuşakların hafızasına yerleşir. Bazı hayaller ise sahibinden sonra da yoluna devam eder. Belki yıllar sonra, gerçekten barışın hüküm sürdüğü bir sabahın içinde bugün taşıdığımız bu ağır yaslara yeniden bakacağız. Yine gözlerimiz dolacak. Çünkü bazı yokluklar geçmez. Bazı isimler insanın içinde ömür boyu kalır. Ama o gün bileceğiz: Ölüm çoğalmadı, hayat çoğaldı. Hafıza kaybolmadı, geleceğe dönüştü. Yas unutulmadı, ama yeni yasların nedeni de olmadı. Ve belki o gün size söyleyebileceğimiz en sahici cümle, bugün kurduğumuz bütün büyük cümlelerden daha sade olacak:

Siz rahat uyuyun. Sizi unutmadık. Sizi kendi cümlelerimize hapsetmedik. Sizin yerinize konuşmadık. Ama sizi anlatmaktan da vazgeçmedik.

Bilinçle anlattık.

Anlamla taşıdık.

Hafızayla çoğalttık.

Çünkü bazı insanlar toprağa verilir. Ama hayalleri toprağa verilmez. Hayaller yaşayanların omuzlarında yoluna devam eder. Bir kuşaktan diğerine. Bir şehirden diğerine. Bir dilden başka bir dile. Bir yaradan başka bir umuda. Ve bu 48 yıllık bu tarih, bir gün yalnızca geçmişte yaşanmış bir çağ olarak değil; insanlığın geleceğine bırakılmış özgün bir deneyim olarak okunacak. Çünkü bu 48 yıllık tarih hiçbir tarihin kopyası değildir. Kendi çağını yaratmış bir tarihtir. Ve şimdi o çağın içinden, bir barışın eşiğinde duruyoruz. Arkamızda bütün ağırlığıyla geçmiş. Önümüzde henüz yazılmamış gelecek. Ve ikisinin arasında, bize bırakılmış o büyük sorumluluk: Bu sorunun cevabı yalnızca politik metinlerde, yasaların maddelerinde ya da müzakere masalarında bulunmayacak. Evlerde bulunacak. Şehirlerde. Çocukların hayatında. Annelerin yüzünde. Kardeşlerin hafızasında. Ve geçmişle geleceği birbirine bağlayan gündelik yaşamın kendisinde.

Bir halkın tarihinden dünya halklarının ortak hafızasına uzanan bir köprü olarak… Çünkü tarih  bitmez. Biçim değiştirir. Yas hafızaya dönüşür. Hafıza bilince. Bilinç sorumluluğa. Sorumluluk barışa. Ve barış, nihayetinde yaşama. O zaman belki Heval Fuat’ın o yalın sözü, bütün bir dönemin cevabı gibi yankılanacak:

“Yaşam gerek Dostum,

Yaşamak…”

Ve biz, bir çağın içinden, bir barışın eşiğinde, bütün bu ağır tarihin karşısında bir kez daha başımızı kaldıracağız.

Sizi hatırlayacağız. Sizi anlatacağız. Sizi anlamaya çalışacağız. Ve hayatı, sizin ardınızdan gelenlerin omuzlarında biraz daha çoğaltacağız. Bu kez nöbet yalnızca hafızada değil.

Nöbet, barışta. Nöbet, yaşamda. Nöbet, çocukların geleceğinde. Nöbet, geçmişin bütün anlamını geleceğe taşıyacak ellerde.

Bu kez nöbet bizde.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Gîyadin’de siyanür süreci başladı!

SON HABERLER

Bir çağın içinden, bir barışın eşiğinde

Yazar: Yeni Yaşam
28 Ağustos 2026

Gîyadin’de siyanür süreci başladı!

Yazar: Yeni Yaşam
28 Ağustos 2026

Edebiyatın yılmaz devrimcisi

Yazar: Yeni Yaşam
28 Ağustos 2026

Küresel hedefler, yerel tahribat: Amed’de yıkımın boyutu (1)

Yazar: Yeni Yaşam
28 Ağustos 2026

Seslerin efsanesi

Yazar: Yeni Yaşam
28 Ağustos 2026

‘Ama ne Terörsüz Türkiye!’

Yazar: Yeni Yaşam
28 Ağustos 2026

Linç girişimini ‘münferit’, hak arayışını ‘kin ve düşmanlığa tahrik’ saymak!

Yazar: Yeni Yaşam
28 Ağustos 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır