Linç gibi insanlık suçu sayılabilecek bir eylemin devlet görevlileri tarafından görmezden gelinmesi ya da ‘münferit’ ilan edilmesinin ardında yatan neden, -herkesin de çok iyi bildiği gibi- linç eylemini geçekleştirenlerin devletin yüzyıldır uyguladığı ve yaşamın her alanına yaydığı ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı politikaların tedrisinden geçmesidir
Geçtiğimiz hafta mevsimlik işçi olarak çalışan Kürt işçilere yönelik iki linç girişiminin haberini aldık. İlk haber Zonguldak’tan geldi. Şırnak’ın Cizre ve Silopi ilçelerinden Alaplı ilçesine bağlı Bektaşlı Köyü’ne giden 70 dolayındaki mevsimlik fındık işçisi ve aileleri iki gün boyunca linç girişimiyle karşı karşıya kaldı. Konakladıkları alan taşlanan, can güvenlikleri olmadığı için köyden ayrılmak zorunda kalan işçilerin bulunduğu araçlar yola çıktıklarında bir kez daha taşlı saldırıya uğradı. Adalet Bakanı Gürlek yaşanan bu linç girişimini “münferit” olarak tanımladı ve olayın soruşturulacağını belirtti.
Bakan’ın “münferit” olarak tanımladığı olayın hemen ardından ikinci bir linç girişimi haberi Düzce’den geldi. Mardin’den Düzce’nin Cumayeri ve Gümüşova ilçelerine giden mevsimlik Kürt işçiler kaldıkları evin önünde bir grup tarafından bıçakla tehdit edildi. Irkçı saldırıyı gerçekleştirenlerden sosyal medyada elindeki bıçakla görüntüleri paylaşılan ve hakkında birçok suç dosyası bulunduğu öğrenilen bir kişi tutuklandı.
Kürtlere ama özellikle işçi Kürtlere yönelik ırkçı saldırılar yeni değil. 90’lı yıllardan bu yana silahların kullanıldığı ve hatta ölüm ve yaralanmayla sonuçlanan Kürt yurttaşlara ve yabancı göçmenlere yönelik sayısız saldırı haberi duyduk; bunların kimilerine bizzat tanıklık ettik. Dileyen basit bir internet araştırmasıyla yüzlerce linç girişimi haberine ulaşabilir. Bu saldırıların birçoğu devlet yetkilileri tarafından görmezden gelindi ya da son olayda Adalet Bakanı’nın yaptığı gibi “münferit” olarak değerlendirildi.
Linç gibi insanlık suçu sayılabilecek bir eylemin devlet görevlileri tarafından görmezden gelinmesi ya da “münferit” ilan edilmesinin ardında yatan neden, -herkesin de çok iyi bildiği gibi- linç eylemini geçekleştirenlerin devletin yüzyıldır uyguladığı ve yaşamın her alanına yaydığı ayrıştırıcı, düşmanlaştırıcı politikaların tedrisinden geçmesidir. Dolayısıyla Kürtlere, göçmenlere ya da ayrımcılığa uğrayan diğer kesimlere yönelik linç eylemlerinin suç sayılması, devletin kendisini suçlaması anlamına gelecektir. Toplumsal barış, devlet ve toplum tarafından içselleştirilmediği sürece en ağır suçlar bile görmezden gelinmeye veya “münferit” olarak görülmeye devam edecektir. Umarız toplumsal barış için atılan adımlar ilerledikçe ırkçı saldırılar da “münferit” olmaktan çıkar!
———
Geride bıraktığımız hafta gündeme gelen bir diğer olay ise iki sendikacının tutuklanmasıydı.
Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ve Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında tutuklandı. Peki, tutuklanan sendikacılar ne yapmış da “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” etmişlerdi?
Bağımsız Maden-İş Sendikası, örgütlü olduğu Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Maden İşletmesi’nde çalışan yüzlerce işçinin, aylardır ödenmeyen ücret, kıdem tazminatı ve sigorta alacakları için Ankara’ya gelmişler ve bir süredir Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde gerçekleştirdikleri eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Gökay Çakır ve Başaran Aksu’nun “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklanmalarının nedeni ise sendikacı olmanın gereğini yerine getirerek işçilerin hakları için gerçekleştirdikleri bu eylemi örgütlemiş olmalarıydı.
Bağımsız Maden-İş, eylemlerinin ikinci haftası tamamlanırken taleplerinin yerine getirilmemesi halinde Cumhurbaşkanlığına yürüyeceklerini açıkladı. Bu açıklama etkili olmuş olmalı ki bugüne kadar emekçilerin haklarının işverenler tarafından gasp edilmesine ses çıkarmayan Beştepe’den bir açıklama geldi. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral tarafından yapılan açıklama şöyleydi:
“Maden işçisinin alın teri üzerinden kimse servet büyütemez. İşçinin hakkı, patronun insafına bırakılamaz. Maden işçilerimizin yanındayız. İlgili bakanlıkları ve yetkili kurumları bu iddiaları ivedilikle incelemeye, maden işçilerinin haklarını korumaya ve alacaklarının ödenmesi için gereken adımları atmaya davet ediyoruz. İşçinin hakkı, patronun lütfu değil; alın terinin karşılığıdır.”
Bu açıklamanın yapıldığı sıralarda sendikacılar Gökay Çakır ve Başaran Aksu’nun önce gözaltına alındıkları ardından da tutuklandıkları haberi geldi. Kısa bir süre sonra da işçilerin alacaklarının bir kısmının hesaplarına yatırıldığı duyuruldu ve bunun üzerine işçiler, direnişlerinin başarıyla sonuçlandığını açıklayarak eylemlerine son verdi.
Emekçilerin alın terini savunmak, bunun için onları örgütlemek halkı kin ve düşmanlığa nasıl tahrik eder bilemiyorum. Bunu sendikacıları tutuklayan mahkemeye sormak gerekiyor. Ama şunu biliyorum: Gökay Çakır ve Başaran Aksu, örgütledikleri eylemle Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı’nı işçilerin haklarını savunan -yukarıdaki- açıklamayı yapmak, işvereni de işçilerin haklarını vermek durumunda bırakmıştır. Dolayısıyla bu iki sendikacı Türkiye işçi sınıfının hasret kaldığı gerçek sendikacılığı, özgürlüklerinden mahrum kalma pahasına yerine getirmişlerdir.
Direnen işçilerin taleplerini yerine getirirken onların direnişini örgütleyen sendikacıları “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklamanın anlamı son derece açıktır. Türkiye’de direnen madenciler gibi hakları gasp edilen ama örgütlenemediği ya da sarı sendika(cı)lar tarafından manipüle edildikleri için hakkını arayamayan milyonlarca emekçi vardır. Gökay Çakır, Başaran Aksu ve onlar gibi bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki emekçilerin haklarını savunan sendikacının ve onların örgütledikleri direnişlerin, hakkını aramaktan yoksun emekçilere örnek olması, sermayenin, iktidarın ve sarı sendika(cı)ların en büyük korkusu olmuştur. Bu korku nedeniyledir ki bir avuç dirençli sendikacı akla, mantığa sığmayan gerekçelerle tutuklanarak sindirilmek istenmektedir!









