Yoldaşım ve abim Abdullah’a (Aydan)
Havsalamın ilk kayıtlarında bir fotoğraf; kısa şortuyla çenesinin altından akan bir kan damlasının eline bulaşmasıyla ağlayan bir çocuk. Piknik yerinde bir koşuşturma ve panik. Yere düşmüşsün, çenen çizilmiş ama haberin yok. Sonra o bir damla kanla gözyaşlarının çeşmesi açıldı, korkmuştun. Abimdin, canın acıyordu.
Çocukluk bir bakıştır, sonradan hatırlanır. Çocukluk çok hızlı geçen yılların ardından geri gelmeyen hayatımızdır. Kardeş kardeş büyümenin terazisi zamanla dalga geçer; bir anda düşer, hafifler, hileler devreye girer, hülyalar ve rüyalar ayyuka çıkar. Çabuk geçer çocukluk, sonradan ağırlığını gösterir.
Okul hayatı, arkadaşlar ve büyüme cezası olarak pusulasız yollar. Devrimci şiddet, yasaklar, baskılar, baskınlar, sessiz anlaşmalar, kanlı haberler, isyanlar ve geçen yıllar. Her badirede yan yana, omuz omuzaydık. Yolumuz vardı ve adımlarımız bizi aynı yere götürecekti, biliyorduk.
Bir tarih borcu ve gelecek tahayyülü insanı bir yerlere götürür ve götürdü de. Üniversiteler ve hapishaneler aramıza girdi yıllarca. Aklımda yine bir fotoğraf karesi; evinin balkonunda elinde sigara ile çekilmiş yakışıklı bir genç, hem de devrimci. Bir fotoğraf bazen bir ömrü çeker, tek bir bakışı ya da yeri değil.
Bir başka görüntü, bu sefer televizyonda bir kanal; babam ilk çocuğunu üniversiteye göndermenin gurunu yaşamaya başlarken, haberler araya giriyor. Klasik deyimle ve türlü ithamlarla ‘sağ-sol’ kavgası. Bir görüntü giriyor evimizin salonuna, babamla oturuyoruz ve izliyoruz. Sen o kavganın en önünde ve bir ırkçıyı dövüyorsun. Biz de izliyoruz. Sonra birbirimize bakıp bir sürü şey söylüyoruz ve tabii ki sövüyoruz.
Kafamın içinde bir parantez, sen ona sığamazsın, biliyorum. Sen iki defa hapishaneye girdin, ben senden daha çok. İki defa görüşüme geldin, ben hiç gelemedim çünkü sen bir şehrin bir hapishanesinde, ben başka bir şehrin bir hapishanesindeydim. Neyse ki mektup arkadaşı olduk, yazarak çok konuştuk.
Yaşamak insanın boynunun borcu gibi, götürüyor da götürüyor. Sonra yolda kaybediyor.
Bir başka fotoğraf karesini saklıyorum; Yıllar sonra beş kardeş nihayet bir araya gelmiştik. Zeytin bahçemize gittik ve piknik yaptık. Anısı kalsın diye hizalandık ve fotoğraf çektirdik. Elbette senin zafer işaretin yine bizim başımızın üstünde dolaşıyordu; bu hınzırlığı yapmayı hep severdin.
Son bakışların tesiri bir ömür sürebilir. İnsan bazı sonların uzun sürmesini ister; son koku ve son veda gibi. Alnından ve saçlarından defalarca öptüm o gün. Ardından birileri bir cümle fısıldadı; “artık sizin ömrünüzün ortağıdır.” Müjde gibi ama aynı zamanda bir kehanet gibi. Kırk gün geçti, hepsi kırıktı.
Annem, “Evdila, sebra dila” derdi, severdin. Boyunun uzunluğundan olsa gerek, abim bir dağ gibi derdim, gülerdin. En büyük dağımızı kaybettik.
Gezmeyi çok severdin, artık bu günlerde tanıdıklarımızın rüyalarında geziniyorsun.
Ellerimle ayaklarının dibine bir zeytin ağacı diktim; hep serin kal, her daim yeşile bak diye. Oxir be heyran, oxir be birayê delal û ezîz. Şûşa dilê min şikest.









