Akademisyen Nazan Üstündağ ile Gülistan Doku’yu, onun şahsında kadını kaybeden sistemin çarklarını konuştuk:
- Kürdistan’da kadın hareketinin alternatif bir tahayyül geliştirdiğini görüyoruz. Devletin hedefinde Kürt kadınlarının olması normal. 2015-2016’dan önce herkes kim olmak isterdi? Kürdistanlı kadın siyasetçiler…
- Uyanık olmak lazım ki güvenlik meselelerinde kadınların ve çocukların başına gelenler, ünlülerin ve devletin dahi karıştığı suçlar üzerinden korkunç bir rıza devşiriliyor. Bu tehlikeli
- Epstein dosyası çıkıyor, koca koca adamlar gencecik kadınları zorla edinmekten korkunç büyük bir zevk için iş birliği yapmışlar. Burada zevk, iş birliği ve kastik katil sözleri anlam buluyor
Nezahat Doğan
Gülistan Doku… Sadece kayboldu denilerek katledilen bir genç kadın değil; devletin içinde siyasetin, kamu kuruluşlarının ve bürokrasinin kirli ilişkilerin iç içe geçmiş mekanizmasının gün yüzüne çıkan aynası. Onun gibi nice kadın katledildi, intihar süsü verilerek, kayıp denilerek bu karanlığın içine çekildi. Ve Gülistan Nerede? sorusu hala yanıtını arıyor. Bu karanlığa karşı kadınlar yıllardır mücadele yürütüyor. Buna karşılık erkek egemen sistemin kadını hedefe koyan, şiddetten canavarca bir haz alan o karanlık yüzü, “erkek katleder, devlet korur” düsturuyla bugün karşımızda duruyor.
Bu karanlık, sadece bugüne ait de değil: Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, “hiçbir zorluk on binlerce yıl öncesine dayanan tecavüz kültürüne karşı mücadele etmek kadar değerli olamaz” diyor.
Peki, tecavüz nasıl bir kültür haline dönüştü? Tecavüz kültürüne nasıl karşı durulur? Gülistan Doku cinayeti ve diğerlerini sistematik olarak gerçekleştiren suç çeteleri nasıl bir gerçekliği ortaya koyuyor? Toplum Sosyolojisini nasıl okumak lazım? Tüm bu soruları akademisyen Nazan Üstündağ ile konuştuk.
- Gülistan Doku nerede? Kaybedildi ve onun kaybedilişi her gün soruldu. Ortaya çıkan sonuç; devlet içindeki bürokrasinin, valinin, valinin oğlunun da içinde olduğu, sistematik bir kaybediş ile karşı karşıyayız. Kadın katliamları, kaybetmeleri, tecavüzler ve bütün bunların tümüne baktığımızda Gülistan Doku’nun katledilmesi ve içinde devlet bürokrasisinin olması ve bunun 6 yıl sonra açığa çıkarılması bize neyi gösteriyor?
Şimdi hakikaten katman katman açılması gereken bir soru bu. Bir taraftan Türkiye gerçekliği içerisinde devletin kurulduğu andan itibaren bütün mekanizmasını, Kürdistan bölgesinde işlediği suçları ve cinayetleri düşünmeden Gülistan Doku’nun durumunu anlamak mümkün değil. Oradan gelen bir izlek var. Kürdistan’daki faili meçhuller, devletin işlediği suçlar ve bu suçların tamamıyla cezasız kalması. Ama bu suçlar daha önce siyasi olarak anlam yükleyebildiğimiz suçlardı. Siyaseti, özgürlük mücadelesini geriletmek için olan suçlardı. Şimdi buraya başka katmanlar da eklendi.
- Nedir o katmanlar?
O katmanlardan bir tanesi kadın bedenine ve kadına yönelik şiddet ve kadına yönelik olan küçük görme, nefret, yok etme arzusu ki; bunun izlerini de tabi ki Kürt özgürlük mücadelesinde yer alan kadınlara karşı işlenmiş cinayetlerden ve suikastlardan; o izlekten bağımsız ele almak mümkün değil. Aklımıza hemen Sakineler, Seveler geliyor, Nagehan ve diğer katledilen kadınlar geliyor.
- Neden hep Kürt kadınları hedefte?
Kürdistan’da kadın hareketinin ve mücadelesinin gerçekten alternatif bir tahayyül geliştirdiğini görüyoruz. Bu alternatif tahayyül, siyasetin bütün sınırlarını zorlayan, siyaseti dönüştüren bir tahayyül. Böyle baktığımızda tabi ki devletin bir numaralı hedefinde Kürt kadınlarının olması da normal. Ama başka izlekler de var.
- Bu izlekler dünya örneklerine bakınca nasıl ortaya çıkıyor?
Şöyle; Meksika’da özellikle alt sınıf kadınlara, ABD ve Kanada’da yerli kadınlara karşı çok fazla cinayet işleniyor. Bu kadınlar kaybediliyor, bulunmuyor ve üstlerine de gidilmiyor. Böyle bir izlek de var. Bir sömürge olarak görülme, insan hayatının değersizleşmesi, cezasızlık gibi etmenler bir araya geldiğinde ortaya çıkan siyasi olmayan, adi diyebileceğimiz kadın cinayetlerinde de çok büyük artış görüyoruz. Tabi ki Kürdistan’da 2015-2016’dan sonra dönüşen siyasi ve ideolojik alanda genç kadınların da bir şekilde kendilerini bireysel olarak kurtarma yollarından biri olarak bu subaylarla, devlet görevlileriyle daha fazla ilişkilendiğini görüyoruz.
- Bu özellikle Kürdistan bölgesinde kadınlara yönelik özel savaş politikasının yürütüldüğünün göstergesi mi? Fuhuş, uyuşturucu, geçmiş dönemlerde yine kadınlar üzerinden şantaja kadar varacak şekilde bir sistematik mi?
Ben özel savaş kelimesini hem aydınlatıcı buluyorum hem de biraz kapatıcı buluyorum.
- Nasıl?
Aydınlatıcı bulmamın sebebi özel savaş dediğimizde her zaman Kürdistan bölgesindeki şiddetin yoğunluğu ve burada devletin payı açığa çıkıyor. Bir taraftan da kapitalizmin, arzu ekonomilerinin devletin direkt planı olmaksızın yapısal olarak buraların daha suçlulara açık hale getirdiğini görmezden geliyoruz. Burada muhakkak ki devletin bir niyeti var. Devletin niyetinin zemin bulduğu vahşi kapitalizmi, vahşi arzu ekonomisini, yoksullaştırmayı, marjinalleştirmeyi, kendini kötü hissetmeyi bütün bunlarla birlikte düşünmek gerekiyor.
- Vahşi kapitalizm aynı zamanda ekonomik, kültürel, toplumsal alanda erkek devlet sistemi ile kadınlar üzerinden şekillenip, kadınları metalaştırarak, araçsallaştırarak, kölelik zihniyeti içinde tahakküm kurmaya çalışıyor. Kadınların çıkışını nerede bulması ya da toplumsal olarak zeminini nasıl güçlendirmesi, neyin farkında olması gerekiyor? Neredeyiz?
Bir geriye gidiş değil aslında hızlı ileriye gidişten söz edebiliriz. Çünkü bu tür şeyler sözde en modernleşmiş, en kapitalizmin avucuna alınmış olan yerlerde daha fazla gördüğümüz şeyler. Kapitalist modernite içinde baktığımızda bir geriye düşüş değil, hızlı bir etrafı yakalayış var. Belki birçok ülkeden çok daha hızla. Türkiye’deki neoliberalizmin hızını, medya kullanımının hızını, kadının metalaştırılmasının hızını vs. düşündüğümüzde örgütlenmek dışında bir çare olmadığı ortada. Burada benim özel savaşla diğer yapısal olan kırılganlığı yan yana koymaktaki amacım tek müdahale alanının devlet ve devletle ilgili politika olmadığını açığa çıkartmak için. Aynı zamanda kapitalist ilişkiler, cinsiyet ilişkileri ve kapitalist modernitenin bu kadar yoğun biçimde zemin bulmuş olmasıyla ilgili müdahaleler olması gerekiyor. Benzerleriyle karşılaştırdığımızda mesela bu kadar yoğun işlenen, böylesi büyük suçlar kimin başına geliyor? Bir de Türkiye’de göçmen kadınların başına geliyor. Çok fazla üniversiteli genç kadın, siyah Afrikalı kayboldu veya korkunç şekillerde öldürülmüş olarak bulundular. Burada bir şekilde asimile veya entegre olmak için kadınların da dahil olduğu bir arzu ekonomisi var. Bu arzu ekonomisinden çıkmak için başka arzuların geliştirilmesi gerekiyor
- Arzu ekonomisi tam olarak nedir?
Vaat edilen hayatları yaşamak. Kapitalist modernitenin araçları olan internet, televizyon etrafınızda gördüğünüz büyük arabalar, çok fazla hakka sahip olan insanlar ve her şey. Nihayetinde arzularınızın nereye bağlanacağını da sizin iradenizi de ister istemez etkileyen şeyler. Bu sadece bir zihniyet dönüşümüyle olacak bir şey değil. Başka arzulanacak şeyleri toplumsal ve yapısal olarak yaratmanız gerekiyor ki zihniyet dönüşümü gerçekleşsin. Bakın 2015-2016’dan, Kürt siyasetinin bu kadar büyük bir darbe vurulmadan önce herkes kim olmak isterdi? Kürdistanlı kadın siyasetçiler olmak isterdi, Kürdistanlı kadın aktivistler olmak isterdi, ondan dolayı da bütün genç kadınların rüyasını bunlar süslerdi ve çok daha fazla genç kadın bu işlerin içindeydi. Ama şimdi o arzu ekonomisi değişti.
- Kim olmak istiyorsunuz? Nasıl biri olmak istiyorsunuz? O arzu ekonomisi sanki çok daha genişlemiş ve yayılmış ve hâkim hale mi gelmiş durumda?
Evet. Ve zaten bu sürecin bütünü anlamında benim anlamlandırma kapasiteme göre bunu değiştirmek, bunu dönüştürmek, Kürdistan’daki arzu ekonomisini, Kürdistan’daki hareketliliği ve insanların nasıl aktığının yönünün değiştirilmesi gerekiyor. Büyük bir örgütlenme, yeniden düşünme, yeniden yapılanma meselesi olarak bakmak gerekiyor sürece.
- Şimdi popülist kültüre yakınlaşma mı söz konusu?
Tabi ki… Uyuşturucu dolaşımı çok fazla, internet üzerinden cinselliğin çok çok daha fazla azdırılması, oluşturulması var. Sonuçta saygın biri olmanın altımızdaki arabayla ilgisi var. Çünkü sadece ulusal düzeyde üretilen popüler kültür değil, yerel düzeyde üretilen popüler kültürde de bunların izini görüyoruz.
- Şimdi Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan “hiçbir zorluk on bin yıl öncesine dayanan tecavüz kültürüne karşı mücadele etmek kadar değerli olamaz” diyor. Tecavüz nasıl bir kültür haline dönüştü?
Bunlar tabi ki kolay sorular değil ama tecavüzün bir kültür haline nasıl dönüştüğü anlamak için herhalde tarihe kapitalist modernite ile çok daha ilişkisel bir şekilde bakmak gerekiyor. Ama tecavüz kültürü kelimesini ben çok önemli buluyorum. Çünkü burada kadını zorla ele geçirmekten alınan bir zevke işaret ediyor.
- Peki, bu zevk nasıl yaygınlaştı, erkekler arasında hangi ilişkiler üzerinden bu zevk dolaşıyor?
Çok net örnek: bir Epstein dosyası çıkıyor, görüyoruz ki bu koca koca adamlar gencecik kadınları zorla edinmekten korkunç büyük bir zevk için iş birliği yapmışlar. Bu olurken de büyük politik ve ekonomik kararlar almışlar. Burada zevk, iş birliği ve kastik katil sözleri anlam buluyor. Bu tanımların değerli olduğunu düşünüyorum çünkü her şeyi gösteriyor: Böyle büyük bir suç ekonomisine, suç ekonomisinden alınan keyif ve bunu sürdüren erkek çetelerine dönüp bakmamızı sağlıyor.
- Kastik katil vurgusu yaptınız… Kastik katil çözümlemesini nasıl yapıyorsunuz? Kastik katili nasıl anlamalıyız?
Kastik Katil teriminin bence hem tehlikesini hem de imkânını ortaya koymak lazım…
- Nedir kastik katil tehlikesi ve imkânı?
Şöyle bir eleştiri yapılabilir. Kastik katil dediğimiz zaman aslında faillere yöneliyoruz ve bütün bir ataerkil sistemi birtakım bedenlere, çetelere indirgiyoruz. Ben öyle düşünenlerden değilim. Ben kastik katilin hem bir şekilde dönüştüreceğimiz ve dönüştüremeyeceklerimiz, düşmanlarımız ve potansiyel ittifaklarımız arasında cinsiyet ötesi bir ayrım yaptığını düşündüğüm için hem de bütün bu ataerkinin işleyişinin suça dayandığını, zora dayandığını; bunlardan alınan, gizlenen, kendini üstün ve saygın görmeye sebep olan bir erkeklik çeteciliğine işaret ettiği için iyi bir kavram olduğunu düşünüyorum.
- Erkeklik çeteciliğine Dêrsim özelinde baktığımızda da devlet sisteminin çözülmesinden mi bahsediyoruz? Uzun zamandır işlenen suçlara karşı bu kadar deşifre edilip de bir devletin bürokrasisinde yer alan valinin dahi tutuklanmasına kadar gelen bu olayda tuğla neden çekildi? Yargı süreci neden başladı ve Dêrsim nasıl bir kritik yerde duruyor?
Bunu hem düzden hem de tersten düşünüyorum. Düzden düşüncem; bence ailenin ve tabi ki aileye destek verenlerin büyük bir mücadelesi var. Bu mücadele olmasaydı hiçbir şekilde bu cinayet, bu katliam ortaya çıkmayacaktı. Kürt halkının içinden böyle çok önemli mücadeleler oldu. Ama Türkiye’de de mesela tren faciası ile ilgili, Soma ile ilgili böyle direnen aileler, direnen avukatlar oldu. Gerçekten bu mücadelelerin ne kadar önemli olduğunu ve sistem içi gibi gözükse de ne kadar açığa çıkarıcı, ne kadar güç verici olduğunu gördük. Tersten düşüncem ise şu: Türkiye’de bir moral, panik yaratılıyor şu anda.
- Nasıl panik yaratılıyor?
Okul cinayetleri, uyuşturucu sebebiyle gözaltına alınanlar, en son Gülistan ve Gülistan çevresinde daha öncesinde televizyonlara yapılan açıklamalar Narin cinayetin de de, korkunç derecede kamusallaştırılan suçlar çerçevesinde, ahlaki bir panik ve sonucunda da güvenlik rejimine bir onay devşirildiği kanısındayım. Tabi ki valinin, devletin içinden suçluların ortaya çıkması önemli. Bunu bir kazanım olarak da görebiliriz. Şuna da çok uyanık olmak lazım ki güvenlik meselelerinde kadınların başına gelenler, çocukların başına gelenler, ünlülerin ve devletin dahi karıştığı suçlar üzerinden korkunç bir rıza devşiriliyor, bunu da tehlikeli buluyorum.
- Bu işin sosyolojik tarafına baktığımız zaman bu bizi durdurmalı mı?
Hayır, tabi ki durdurmamalı. Tabi ki bütün bu suçlar ortaya çıkartılmalı, bunun bir etkisi olduğunu görerek burada aynı zamanda toplumsal önlem alınması gerekiyor. Ama çözüm daha fazla güvenlik, kızların korunması, çocukların korunması değil, daha çok örgütlenmedir. Aynı zamanda da “devlet işledi, devlet buldu” gibi düşüncelere kapılmamak gerekiyor.
- “Devlet işledi, devlet buldu,” derken; Adalet Bakanı Akın Gürlek “Bu işin ucu nereye kadar giderse oraya kadar devam edeceğiz,” dedi. Faili meçhul cinayetleri araştırmak içinde bir birim kurulduğunu belirtti. Ancak 90’lardaki faili meçhuller, gözaltında kayıplar zaman aşımı gerekçesiyle kapsam dışı tutuluyor. Bir tuğla çek altında neler var meselesiyle bugün neyi işleterek ne meşrulaştırmaya çalışıyor?
Devletlerin zaten her güven kaybettiği anda ve halkın nezdinde meşruiyeti zorlanmaya başladığı zaman güvenlik üzerinden, temizlenme üzerinden kendini tekrar inşa ettiğini 1980’lerden beri biliyoruz. Neoliberal bir strateji. Çünkü devlet eskiden nasıl kendini yeniden var ediyordu? Örneğin okul açarak, hastane açarak, kamusal hizmetler vererek veya insanları istihdam ederek… Artık bu devir kapandı.
- Şimdi devletler kendilerini nasıl var ediyorlar?
İşte bu temizlenme, güvenlik sağlama, suçluları bulma yani polis üzerinden, asker üzerinden kendini var ediyor. Bunu da bu dönemin böyle bir manevrası olarak okumak gerekiyor.
- Bu dönemsel manevranın soru işaretleri bir yanda dururken bir senedir yürütülen Barış ve Demokratik Toplum sürecinde barışın toplumsallaşmasında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan kadınların öncü rolü ve misyonu olması gerektiğini söylüyor. Bu noktadan toplum sosyolojisine ve topluma nasıl bakmak gerekiyor?
Bu sürece devlet bize ne verecek diye bakmamak gerekiyor. Çünkü bunun anti-demokratik şartlarda gerçekleşen bir süreç olduğunu biliyoruz. Burada bize örgütlenmek için ne kapı açılıyor diye bakmak lazım. O kapıdan bütün gövdeniz ile girmeye çalışmak gerekiyor. Beklemenin Sayın Abdullah Öcalan’ın elini güçlendirmediğini düşünüyorum. Güçlenmesini sağlayacak şeyin hakikaten gündelik hayatta, yani örgütlenebildiğimiz her yerde örgütlenmek ve politika yapmak olduğunu düşünüyorum.
- Politika yapmak nasıl olmalı?
Politika yapmak demek tabi ki sadece devletle karşı karşıya gelmek demek değil; politika yapmak, içinde bulunduğunuz şartları dönüştürecek kararlılığı, gücü, iradeyi ve stratejiyi oluşturmak demek. Bunun yapılması gerektiği ve süreci ilerletebileceğini düşünüyorum. Çünkü diğer halde süreç jeopolitik, bizim irademizin dışında gördüğümüz büyük aktörlerin eline kalıyor. Oysa ki bütün hayat deneyimimiz; Kobani ve Rojava deneyimi bize gösteriyor ki; böyle bir şey yok. Siz durumu dönüştürebiliyorsunuz. Ben bunun en kötü versiyonunu Tamil toplumunda gördüm. Sri Lanka’da Tamil toplumu kendini tamamıyla milliyetçiliğe teslim etmiş bir toplum ve sadece bekliyorlar. Herkese kızıyor, küsüyorlar ve aslında küserek ve kızarak asimile oluyorlar. Çünkü örgütlenemiyorlar. Çünkü küsme örgütlenmeye dair bir motivasyonu götürüyor. Büyük şeyleri istemek zaten insanların elinden aktörlüğü alıp politikacılara veriyor. Politikacılar yaptıklarıyla beğenilmiyor ve onlardan nefret ediliyor. Böyle bir döngünün içinde herkes bir şekilde marjinalleşmeye doğru entegre olmuş durumda. Bu en büyük tehlikedir.
- Tüm bunların ışığında, kadın hareketini ve örgütlenmesini daha güçlü, daha yerelden ve bütünlüklü olarak sağlayacak bir mekanizma mı gerekli?
Kesinlikle… “Kadınlar gelecek ağını örüyor” ağı olarak bir çalışma yaptık. 2025 yılındaki kadın hareketlerini değerlendirdik. Saptadığımız şeylerden biri de Güney’deki kadın hareketlerinin gittikçe daha fazla, feminist ajandayla diğer örgütlü güçlerin ajandasını buluşturmakta olduğunu gördük. Örneğin: kadın cinayetleriyle, toplum kıyımı; Faşizm ile kadınların kaybettikleri hakları, kadınların emek piyasasıyla ilişkisiyle ekolojik dönüşümü. Bütün bunları birbirlerine ekleyerek güç kazandıklarını, toplumsallaştıklarını gördük ve örgütsel mekanizmalarını da bu çerçevede dönüştürdüklerini, değiştirdiklerini ve çok yenilikçi, dönüşümcü, dönüştürücü farklı eylemler içerisinde olduklarını gördük. Bence Türkiye’de de bunlara biraz ilginin artması gerekiyor.
- Şimdi barış niçin gerekli? Barış neden olmalı?
Türkiye’de barış şu yüzden gerekli: Birincisi, ben her şeyin artık tekrara bağlanmış olduğunu ve halkı yorduğunu düşünüyorum. İkincisi, barış derken nasıl bir savaş vardı onu da sormak gerekiyor. O savaş da tekrara bağlamıştı çünkü teknolojik devletler, NATO vesaireyi düşündüğümüz zaman bunun karşısında eskisi gibi toplumla iç içe olamayan bir özgürlük hareketi ve özgürlük hareketinin de çok daha fazla kendini askeri olarak var etmek zorunda kaldığı bir durum vardı. Üçüncüsü ise büyük fedakârlıklar yapıldı, büyük bedeller ödendi ama halkın ve dünyanın geldiği noktada yeniden örgütlenmenin halkla eşit örgütlenme yapıları kurarak, enternasyonalist örgütlenme yapıları kurarak olacağına inanıyorum. Bu sebeplerden dolayı barış gereklidir diyorum.









