Türkiye tarihi, bünyesinde birçok katliam barındırır. Geçmişte yaşanan zulüm, katliam ve hak ihlallerini çevreleyen sessizliğin yarattığı boşluk, çatışma sonrası oluşturulmaya çalışılan barış sürecinin önemli bir sorunsalı olarak varlığını sürdürüyor.
Tarihin hafızasında kayda geçen birçok acı olay Temmuz sıcağında yaşandı.
Temmuz dediğimiz sadece ekinlerin sarardığı, güneşin göğü kavurduğu bir mevsim dönümü değildir. Bu topraklarda Temmuz; takvimlerin üzerine pas gibi yapışan, kokusu nesiller boyu geçmeyen bir kırım ayıdır. Sıcağın nefesimizi kestiği her Temmuz’da, bu toprakların altından yükselen o tanıdık, o dilsiz çığlığı duyarız. Rüzgarın sesi kısılır, nehirlerin rengi koyulaşır.
Coğrafya dediğimiz sadece dağdan, taştan, akarsudan ibaret değildir; bir hafızadır coğrafya. Üzerinde yürüyenlerin ayak izlerini, rüzgârın fısıldadığı sırları ve en çok da dökülen kanın sıcaklığını saklar göğsünde.
Bazı tarihler vardır ki, takvim yapraklarından kopup insanın içine bir kıymık gibi saplanır.
Zilan Katliamı, Dersim Katliamı, 33 Kurşun-Muğlalı Olayı, Başbağlar katliamı, Sivas- Madımak Katliamı ve Suruç Katliamı değişik yılların Temmuz ayında işlendi.
Bugün, aradan geçen onca yıla rağmen yaranın kabuk bağlamayışı, unutturma politikasının hafızanın o direngen duvarına çarpıp geri dönmesindendir. Çünkü acı, resmi tarihin labirentlerinde kaybolmayacak kadar gerçektir.
Bu yüzden Temmuz bize sadece sıcağı değil, bu ülkenin adalet çölünü de hatırlatır.
Barış dediğimiz bu çölden vahalar yaratmaktır. Hafıza tazeleyip unutmamaktır.
‘Hafıza-i beşer nisyan ile malûldur’ denir. Yani insan hafızasının eksikliği unutkanlığıdır. Yani insan unutur.
Oysa unutmamak gerekir. Unutmak, hafıza yükümlüğünü yok etmek anlamına gelir.
Toplumun derinlikli ve daha sağlıklı düşünmesini engellemek, yönetenlerin hesabına uymayan düşünceleri engellemek adına, geçmişe dair hatırda kalan kimi acılar da sanki yaşanmamış gibi yöneticiler tarafından, eldeki tüm imkân ve araçlar kullanılarak, toplum mühendisliği yapılarak unutturulmaya çalışılır. Bu konuda da genellikle amacına ulaşır siyasetçiler. Zalim de, zulüm de bu sayede sürdürür hükümranlığını.
Unutma kavramı üzerine kafa yoran bilim, hatırlamanın, yaşananları akılda tutmanın insanlara çok cazip gelmediğini söyler. Ancak tarih hiçbir şeyi unutmaz, her şeyi hafızasında tutar.
Voltaire’nin deyişiyle, “Tarih; cinayetlerin ve felâketlerin bir tutanağıdır.” Yaşanan acıları unutmak eğiliminde olan insan, buna bir tepki olarak mı yazıyı icat etti? Bunun için mi; ‘yazı toplumların hafızasıdır’ dedi? Her ne sebeple olursa olsun, iyi etti… İyi ki tarih var, iyi ki tarihin hafızası var…
Bütün bu yaşananları tarih hafızasına kaydediyor.
Tarih bize dondurucu kışların ve bunaltan yazların hep sürüp gitmediğini, yerini bir gün mutlaka bahara bıraktığını öğretti. Bugünün boğucu sıcakları da bir gün bitecek… Biz yetişsek de bitecek, yetişmesek de. Kanın, canın, açlığın ve yoksulluğun üzerenden rant sağlayanlar da rüzgarın peşine takılmış bir yaprak gibi çekip gidecek. Çünkü tarihin hafızası öyle öğretti bize.
Yaşanan hiçbir şey unutulmayacak. İnsanlığa her gün ‘Bu kadarı da olmaz’ dedirtip daha beterini yaşatanlar, hayat gücümüzün sınırını zorlayanlar hafızalardan silinmeyecek. Bir gün hiçbir şey olmamış gibi davranamayacaklar.
Bugün gölgelerin gücünden güç alanların yerine ışığın gücünden güç alanlar gelecek belki… Bahar yaklaştıkça gölgeler kısalacak… Güneş doğacaksa herkesin üzerine doğacak, bahar gelecekse herkese gelecek. Belki yeni zayıflıklar olacak ama eskiye oranla yeninin nesi varsa ortaya daha güzel konacak. İyi ki tarih var, hafıza var.
Olayları sağlıklı bir şekilde değerlendirmek ve kaydetmek için elimizde yeterince malzememiz var… İbret almak, varsa hatalarımızdan dönmek ve hayattan af dilemek için kısa da olsa bir zamanımız var…









